Soğuk Anılar

En son tren yolculuğunu ilkokulun ilk yıllarındaki bir yaz günü yapmıştı babasıyla birlikte. Adana’dan Malatya’ya gitmişlerdi bir posta treniyle. Bir vagon dolusu insan ve pis kokulu eşyalarla iç içe yaptığı bu yolculuk uzun yıllar hafızasından silinmemişti. İnsanların ve eşyaların pis kokularından daha vahimi koyun ve keçilerle birlikte olmalarıydı. Şimdi düşünüyordu da yine trende yolculuk yaparken çok da fazla bir şey değişmemişti. Sadece koca bir vagonun tıklım tıklım ortamı yerine kompartımanların içinde yolculuk ediyordu ve ne koyun vardı ne de keçi. Sadece kendisi gibi usta birliklerine gönderilen vagonlar ve kompartımanlar dolusu gencecik askerler. Sivas Temeltepe’deki birliklerinden ayrılırken Adapazarlı Selçuk Boğaz, Kuşadası’ndan gelen Mehmet Günday, Edirneli soyadını hatırlayamadığı Ahmet ve bitişiklerindeki bölükten 3 arkadaşı daha “aman ha” demişlerdi, “birbirimizden ayrılmayalım.”  Sanki diğer askerler Rus askeriydi de birbirlerine sıkı sıkı sarılmak zorunda hissediyorlardı. Zira gidecekleri yeri Allah’ın bile unuttuğu ve Sibirya gibi çok soğuk bir yer olarak anlatmışlardı.

Trene ite kaka binip bir kompartımana yerleştikten sonra biraz rahatladılar. Hemen sigaralar yakıldı ve birkaç saat sonra herkes kendi içine çekildi ve kimi uyumaya kimi de gözlerini kapatıp düşünmeye başladı. Çocukluğundaki ilk tren seyahatini hatırladı ve içinde bir gülümseme meydana geldi. Babasıyla belki de son birlikte oluşuydu o Malatya seyahati. Malatya’yı hatırladı ve Eski Malatya’daki kaysı bahçelerinin içinde kendisi için hazırlanan hamakta ne kadar keyifli saatler geçirdiğini. Önce çok şaşırmıştı ev sahiplerinin konuşmalarına. Kaysıya Mişmiş diyorlardı. Bir de “Kaysı pek tatlıymış” yerine “Mişmiş çok şirinmiş” demeleri de çocukluk aklına çok komik gelmişti. Gözleri doldu babası varken babasız büyümenin ne kadar zor olduğunu ve çocukluğunun öylece bitip gençliğinin de böylece gelip geçtiğine yine içinden bir ton küfrü bastı. Bir buçuk aylık askerlik sürecinde ağzı da bayağı bir bozulmuştu. Kendi kendine yine kızdı küfür ettiği için, çünkü anası pek sevmiyordu küfürlü konuşmasını.

İçini kendisine bile itiraf etmeye korktuğu bir pişmanlık sarmaya başlamıştı. “Birazcık dayanamadın, ne vardı sanki giderdin Ankara’ya. Birkaç ay orada kalır sonra dönerdin tekrar. Bu terör elbet bitecek ve okulunu bitirecektin.” “En azından yedek subay olarak yapardın askerliğini de kendini bilmez bir ast subaydan bir ton küfür ve dayak yemezdin. Belki de Sivas’ta orduevine giderdin” diye düşündü. Gerçi güya buldukları torpil de ters tepmişti ya. Başladı kahkahalarla gülmeye. Selçuk, “ne oldu, kendi kendine kahkaha atıyorsun, delirdin mi” diye sorunca. “Yok, yahu” dedi. Robel’le yaşadıklarını anlattı ve Selçuk da başladı ve diğer çocuklar da gülmeye. Bölükte kendileri gibi acemi olan Robel isimli bir Ermeni kökenli asker arkadaşlarını diğer askerler Ermeni diye çok taciz ediyorlardı ve Cengiz’le birlikte Robel’i korumuşlar ve ezdirmemişlerdi. Robel de bunun altında kalmak istememiş kendi çapında bulduğu çok önemli torpili anlatmıştı. Bir amcasının çok yakın bir paşa arkadaşı varmış ve buradaki komutanlara Orduevine dağıtımlarının yapılacağı garantisini almış. Ben saz çaldığım için Cengiz de sesi güzel olduğu için gidecekmişiz. Bu arada rahmetli kardeşim Cengiz’in sesi de sıradan bir sesti.  Ama o kadar garantiydi ki torpilimiz, dağıtımlar okunurken gülerek dinliyordu. Ve sıra geldi Robel’e Ağrı Patnos, Sinan Sarıkamış, Cengiz de Temeltepe Sivas Çavuş talimgâhı.

Sabaha kadar ağlamıştı Robel ve Cengiz de sabaha kadar dalga geçmişti. Sonra bir daha haber alamadık diğer birçok arkadaşımız gibi. Tren hızını arttırmıştı Erzincan’ı bitirip Erzurum’a doğru giderken. Bu arada iki saat kadar uyumuş ve sonra Mehmet’in getirdiği yolluk şaraptan biraz içmişti. Neşesi yerine geldi ve Cengiz’i düşünmeye başladı. Cengiz Adana Karşıyaka Lisesindendi, kendisi ise Adan Ticaret Lisesinden. Kader bu iki genci Ruhsar Göçük gibi bir gönül insanının, bir filozofun atölyesinde karşılaştırmıştı. Kendisi Lisede tiyatro yapıyor ve ekmek parası için saz çalıp türkü söylüyordu. Kendisi gibi bir tiyatro sevdalısı olan Cengiz de polis olan babasını çok küçük yaşta kaybetmiş, yine polis olan annesiyle birlikte yaşıyordu. Rahmetli Aliye hanım teyze Türkiye’nin ilk kadın polislerindendi.  Cengiz’le arkadaşlığı o kadar çabuk ilerledi ki sanırım babasızlığın verdiği benzerlik ve tiyatro sevdaları her ikisini bir anda bugünkülerin deyimiyle kanka yapmıştı.  Bir daha neredeyse hiç ayrılmadılar ve birbirlerinden hiç kopmadılar. Ancak ölüm, iki yıl önce Ağustos’un üçünde Cengiz’i alıvermişti.

Tren tıkır tıkır giderken Cengiz’in askere gidişini hatırladı. Cengiz üniversiteye gitmemiş ve yaşı gereği günü geldiğinde askere gitmişti. Cengiz’den iki yaş küçük olmanın yanı sıra nüfusta da ilkokula başlarken yaşı büyültülmüş olmasına rağmen dört yaş küçük görünüyordu. Cengiz’den sonra içine düştüğü boşluk ve artan terör olayları hayatını alt üst etmişti. Ne okula gidebiliyor ne de başka bir şey yapabiliyordu. Büyük bir boşluğun yarattığı girdabın dibinde boğuluyor gibi hissetmeye başladı ve ani bir kararla yaşını tekrar büyütüp okulu da yarım bırakıp iki gün içinde asker oluverdi.

 

Bu kez talihi yaver gitmiş ve devre kaybı olarak Cengiz’in bulunduğu Sivas Temeltepe’ye gönderilmişti.  Bir heyecanla gittiği Temeltepe’de Cengiz kendisini görünce şok olmuş ve durumu öğrenince de bir ton küfrü basmıştı, okulu bıraktı diye. Ama yapacak başka bir şey yoktu ve Cengiz iki buçuk aylık askerliği süresinde edindiği dostluklarla kardeşten öte arkadaşını da kendi bölüğüne aldırmayı başarmış ve böylece askerlikleri daha da rahat olmaya başlamıştı ta ki, dağıtım gününe kadar.

Sabah tüm dağıtım askerleri kamyonetlere bindirilip İstasyona götürülürken her ikisi de bilmiyordu kaderin iki ay sonra bu iki arkadaşı tekrar bir araya getireceğini. Gözleri yaşlarla dolu ama pek de metin görünmeye çalışarak ayrıldılar. Eh, ne de olsa tiyatroculuk vardı serde. Sinan trene binene kadar tek damla yaş dökmemeye özen gösterdi, Cengiz de Sinan birlikten çıkana kadar. Bu karışık ve hüzünlü duygular içinde yolun sonuna gelmiş ve tren Sarıkamış İstasyonunda durunca eşyalarını toplayıp birer birer trenden indiler. “Aman Tanrım” dedi hayatında kışın gezmeye gittiği Toroslardaki kar dışında hiç kar görmemişti ki. Kasım ayının başları ve ortalık bembeyaz ve gökyüzü puslu ve Ruslardan kalma eski püskü birkaç bina. “eyvah, burası gerçekten Sibirya ve bu askerlik bitmez arkadaşlar” dedi dönüp birlikte geldiği arkadaşlarına.

Bilmiyordu ki belki de hayatının en güzel 18 ayını burada geçireceğini. Cennetten kopma bir yer olduğunu çok kısa sürmeden öğrenecek ve tüm yaşamı boyunca hep mutlu anılarla dolu olarak hatırlayacaktı bu Sibirya’ya benzettiği SARIKAMIŞ’I.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

porno porno izle hd porno porno seyret sikiş izle hack forum

betmarino aresbet betnano asyabahis mroyun bahigo mobilbahis bets10 imajbet betper