Sıla mı, Gurbet mi?

“Ne İsa’ya yaranabildim ne de Musa’ya” diye pişmanlıklar ifade eden bir söz vardır dilimizde. Çok sıkça olmasa da kullanırız bu deyişi. Kendince her iki tarafı da memnun etmeye çalışan ama her ikisini de memnun edemeyen ve her iki tarafı da kaybeden kişiler için kullanılır, “Ne İsa’ya yarandı ne de Musa’ya” diye. Kararsızlık içinde olan insanların önce bir tarafı tutmaları, sonra da vazgeçip diğer tarafı tutmaları ve sonunda her iki taraftan da dışlanarak ortada kalmak gibi bir durumu da ifade eder. Özetle ne Hıristiyan olabilmiş ne de Musevi olabilmiş, ama iki din arasında gidip gelmiş ve her iki din tarafından da aforoz edilerek ortada kalmışlık durumunun günümüzde vurgulanmış halidir.

Bazen iyi niyetle ne yaparsanız yapın kimseye yaranamayabilirsiniz. Bu durum ya kendinizi tam olarak ifade edememek ya da tarafınızı tam olarak belirleyememekten doğar. O yüzden önceden iyice düşünüp sağlıklı bir karar vermek ve bu karar doğrultusunda hareket etmek insanı ileride bu ikileme düşmekten kurtaracaktır. Zırt pırt fikir ve taraf değiştirmenin sonu, tutarsız bir kişilik yansıması olarak tezahür edecek ve insanın kişiliğini zedeleyecektir. Bu durum günümüzde en çok da zübük tarzındaki hacıyatmaz da denilen siyasetçi bozuntularında sıkça görülür. Hiçbir bilgi birikimi olmayan ve meydanlarda bağırıp çağırarak sadece parti liderlerini öven siyasetçi tipleri vardır. Sık sık da parti değiştirdiklerine tanık olmuşuzdur. Bu tür siyasetçi bozuntuları veya siyasetçi artıkları için çok sık kullanılan deyişlerden birisidir.

Bu deyiş bir de benim gibi ömrünün neredeyse yarıdan çoğunu Sılada, geri kalanını da Gurbette geçiren insanlar için de kullanılabilir. Diğer ülkelerde ve ırklarda bu tür durumlar nasıldır pek bilemiyorum ama bizim ülkemizde ve Türklerde çok zor bir durumdur gurbete gitmek. Bir insanın doğup büyüdüğü bir yerden ayrılıp başka bir yere gitmesi, hele yabancı ülkelere gitmesi oldukça zor ve ilginç bir durumdur. Her yanından hüzün fışkıran bir yapısı vardır gurbetin ve gurbette yaşamanın. Üzerine ne çok ağıtlar, türküler ve uzun havalar yakılmıştır gurbetin ve sılanın. Ve hepsi de insanın içini burkuverir. Dinlerken hüzünlenir ve dolarsınız, hatta gözlerinizden farkında olmadan yaşlar aktığını görürsünüz. Bu gün benim de eve gelirken olduğum gibi. Her zaman açık olan TRT Türkü kanalında adını duyamadığım ama Münevver Özdemir’e benzettiğim bir kadın türkücü “Aman hasta düştüm gurbet elde, vallahi su verenim yoktur anam” diye çok hüzünlü hicaz bir uzun hava okuyordu. Tam otuz sene önce gurbete çıkarken Toroslarda ağladığını belli etmeyip dimdik duran ve arkamızdan su döken anacığım geldi aklıma ve yıllar sonra gözyaşları dökerek ağladığımı fark ettim. “Allah’tan yanımda kimse yok” diye de sevindim az sonra. Öyle ya, kimse ağladığımı görmemeliydi, yoksa façamız bozulacaktı. Bu ilkel düşünceleri hala içimden atamamış olmak da ayrı bir hüzün kaynağı oldu akşam vakti.

Bu karmaşık duygular içinde düşünürken fark ettim ki ben de “ne İsa’ya yaranabilmişim ne de Musa’ya”, bir anlamda. Otuz sene önce üç kızım ve anneleriyle birlikte Adana’dan çıkıp Bursa’ya geldiğimde anne, ağabey, kız kardeş, akrabaların tamamı, arkadaşlarım ve de en önemlisi tüm anılarımı ve geçmişimi ardımda bırakmıştım. Yepyeni ve küçücük kızlarımın dışında tek bir akrabamın olmadığı koca bir şehir ve koca bir yalnızlık. Gerçekten bende deli cesareti varmış diye düşündüm ve hafifçe gülümsedim. Pek de yanlış bir yakıştırma değildi aslında. Çocukluğumda ve gençliğimde sülalede “Deli oğlan” dediklerini anımsadım. Ama çık sevdiğim bir deyişte de olduğu gibi “Niyetin iyi olursa, halin de iyi olurmuş”. Burada zaman içinde yerleşip çok güzel dostluklar kurdum. Kızlarım büyüdü, yüksek tahsillerini de tamamlayıp her biri yuvasını kurdu. Onlara karşı görevini yapabilmiş bir babanın onurunu ve mutluluğunu da bana yaşattılar.

Bu otuz yıl zarfında önceleri pek sık, sonraları ise daha seyrek de olsa Adana’ya gidip gelmelerimiz eksik olmadı. Ama her Adana’ya gidişte oraya yabancılaşmaya başladığımı ve her Bursa’ya dönüşte hala Adanalı olduğumu fark ettim. Son yirmi yılda her gidişimde üçüncü gün sıkılmaya başlayıp Bursa’ya dönmeye can atmaya başladığımı ve her Bursa’ya geldiğimde yine Adana’yı özlediğimi gördüm. Artık ne tam olarak Adanalı ne de tam olarak Bursalı olmadığımı çok iyi biliyorum. Ama buna da alışmak zorunda olduğumu biliyor ve öyle yaşamaya çalışıyorum. Yani ne Adanalıyım ne de Bursalı. İkisinin ortasında bir yerlerde, kalan ömrümü bitirmeye çalışacağım. Ama ilginçtir ki her iki şehri de çok ama çok seviyorum.

Sıla da çok uzakta oluyor, gurbet de çok uzakta. Belki de sıla da içimizde, Gurbet de içimizde. Öyle bir ikilem ki anlatmak dahi zor geliyor. Yazımın ilk başlarında yazdığım gibi “ne İsa’ya yaranabildim ne de Musa’ya.”
Ve yine merhum çocukluk arkadaşım Müslüm Gürses’i dinliyorum gözlerim ağlamaklı, “SILA MI GURBET Mİ ADINI SEN KOY.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

porno porno izle hd porno porno seyret sikiş izle hack forum

betmarino aresbet betnano asyabahis mroyun bahigo mobilbahis bets10 imajbet betper