KRAVATLI KORKAKLIK VE BASTIRILMIŞ ZAYIFLIKLAR
Bazı davranışlar, ilk bakışta yalnızca sert bir yönetim anlayışı ya da iş hayatındaki sıradan bir anlaşmazlık gibi görünebilir. Fakat ayrıntılara dikkat edildiğinde, meselenin çoğu zaman işle değil, kişinin kendi hayatında çözemediği duygularla ilgili olduğu anlaşılır.
Bazı erkekler vardır; evlerinde söyleyemedikleri her sözü iş yerinde çalışan kadınlara söylerler.
Kendi hayatlarında alamadıkları kararların acısını, aynı statüde, hatta kendilerinden daha yüksek statüde olan kadınları dışarıda kıskanarak çıkarırlar. Evde karılarına söz geçiremez, korkudan dışarı çıkamaz, iş yapamazken; korkmadan dışarı çıkan, çalışan, üreten ve kendi ayakları üzerinde duran kadınların ayağını kaydırmak için sinsice planlar yaparlar. Sonra da onları, kendi saçma tavırlarıyla aşağı etmeye çalışırlar.
Dışarıdan bakıldığında yönetici, patron ya da güçlü bir adam gibi görünürler. Oysa biraz dikkatli bakınca, sergiledikleri şeyin güç değil, başka bir yerde bastırılmış korkunun telafisi olduğu anlaşılır.
Çünkü gerçekten güçlü bir erkek, başarılı bir kadından rahatsız olmaz. Çalışan, üreten, görünür olan ve bulunduğu yere değer katan bir kadını tehdit olarak algılamaz. Onun başarısını kendi erkekliğine yönelmiş bir saldırı gibi görmez. Fakat bazıları için iş hayatındaki güçlü kadın büyük bir sorundur. Kadın başarılı oldukça huzursuz olurlar. Görünür oldukça onu geri çekmeye çalışırlar. Sözü dinlendikçe sesini kısmak, çevresi genişledikçe alanını daraltmak isterler. Önce emeğini küçümser, sonra yetkisini tartışmaya açar, en sonunda da onu “sorun çıkaran kişi” ilan ederler.
Çünkü yetenekle yarışamayacaklarını anladıklarında karaktere saldırırlar.
Üstelik bazen bu mücadelenin görünmeyen bir tarafı daha vardır: Evdeki kıskançlık, iş yerindeki kararlara karışmaya başlamıştır. Bir eşin kıskançlığı elbette kendi duygusudur. Fakat yetişkin bir erkeğin görevi, bu duyguyu yönetmek ve özel hayatıyla iş hayatı arasındaki sınırı korumaktır. Eşinin huzursuzluğunu çalışan kadınların üzerine yıkmak, onların emeğini, konumunu ya da geleceğini tehlikeye atmak değildir.
Bir erkek eşinin kıskançlığı nedeniyle kendi iş yerine rahatça gidemiyor, çalıştığı kadınlarla yan yana görünmekten çekiniyor ve evindeki gerilimi azaltabilmek için iş yerindeki kadınları görünmez kılmaya çalışıyorsa burada adına “aile hassasiyeti” denilecek bir durum yoktur. Burada yönetilemeyen bir ilişki ve bedeli başkalarına ödetilen bir korku vardır.
Daha da kötüsü, bu erkekler yaşadıkları korkuyu çoğu zaman dürüstçe kabul etmezler. “Eşim istemiyor”, “Ben bu durumu yönetemiyorum” ya da “Özel hayatımla iş hayatım arasında sınır kuramıyorum” diyemezler. Bunun yerine kadının başarısında kusur ararlar. Bir gün tavrını, ertesi gün üslubunu, başka bir gün çalışma biçimini bahane ederler. Kadının varlığını sorun hâline getirebilmek için küçük olaylardan büyük dosyalar çıkarırlar. Asıl mesele hiçbir zaman açıkça konuşulmaz. Çünkü gerçeği söylemek, aynaya bakmayı gerektirir.
Aynadaki görüntü ise hiç hoşlarına gitmez.
Bu yüzden güçlü kadını bulunduğu yerden indirmeye çalışırlar. Yetkisini azaltır, emeğini değersizleştirir, çevresini dağıtır ya da onu yorarak kendi isteğiyle gitmeye mecbur bırakırlar. Sonra da bunu bir yönetim başarısı gibi anlatırlar. Oysa bir kadını bezdirerek gitmeye zorlamak güç değildir; başarı hiç değildir. Bu, yalnızca baş edemediğiniz birini sistemin dışına itmek ve ardından boşalan alanda kendinizi büyük hissetmeye çalışmaktır.
Fakat hikâyenin en ibretlik tarafı genellikle kadın gittikten sonra başlar. Kadın artık mücadele etmekten vazgeçtiğinde, emeğini ve enerjisini çekip yoluna devam ettiğinde, geride kalanlar tuhaf bir zafer sarhoşluğuna kapılırlar. İmalı cümleler, manidar sözler, kime söylendiği belli paylaşımlar… Sanki büyük bir mücadele kazanılmış gibi davranırlar.
Oysa insan gerçekten kazandığında bu kadar gürültü çıkarmaz.
Güçlü olan, gidenin ardından konuşmaz. Kendini sürekli haklı göstermeye çalışmaz. Sosyal medya cümlelerinin arkasına saklanarak karşı tarafa mesaj göndermez. Çünkü gerçek başarı açıklama istemez; ortaya çıkan sonuç zaten kimin ne yaptığını gösterir. Bir kadının gidişinin ardından çocukça göndermeler yapan erkek, aslında onu yenmiş değildir. Sadece o kadın artık cevap vermediği için kendisini galip sanıyordur.
Bazen sessizlik mağlubiyet değildir. Bazen bir kadın artık uğraşmaya değmeyecek kadar küçülmüş insanları kendi hâline bırakır. Tartışmayı kaybettiği için değil; seviyesini korumak istediği için masadan kalkar.
Onlar bunu zafer zanneder. Çünkü bazı insanların hayatlarında elde edebildikleri tek başarı, güçlü bir kadını yormuş olmaktır.
Ama unuttukları bir şey vardır: Bir kadının ayağını kaydırmak, onun yürümeyi bilmediğini göstermez. Yalnızca sizin yolunuza nasıl engeller koyduğunuzu gösterir. O kadın başka bir yerde yeniden ayağa kalkar. Üretir, büyür ve yoluna devam eder. Geride kalanlar ise hâlâ onun gidişini konuşur, birbirlerine haklılıklarını anlatır ve yaptığı paylaşımlarla kendi küçüklüklerini sergilerler.
Çünkü güçlü kadınlar gittikleri yerde yeni bir hayat kurarlar. Küçük adamlar ise gönderemedikleri kadının ardından hâlâ laf gönderirler.
Mesele hiçbir zaman eşinden korkmak değildir aslında. Mesele, kendi hayatının sorumluluğunu alamayan bir erkeğin, bunun bedelini çalışan kadınlara ödetmesidir. Kendi evinde kuramadığı dengeyi, iş yerindeki kadınların alanını daraltarak kurmaya çalışmasıdır.
Ve buna ne yöneticilik denir ne erkeklik ne de güç. Bunun adı yalnızca korkaklıktır.
Üstelik en acınası hâliyle: Kendisinden güçlü bulduğu kadına yönelmiş, kravat takmış bir korkaklık…