Taşınamayan iyiliğin öfkesi
Bazı insanlar bir başkasının hayatına başarılarıyla değil, yaralarıyla girer.
Uğradıkları haksızlıkları, yalnız bırakıldıkları zamanları, anlaşılamayışlarını anlatırlar. Hikâyeleri öylesine dokunaklı, yüzleri öylesine masumdur ki karşılarındaki insanın merhamet kapısını kolayca aralarlar.
Onları dinleyen kişi, karşısında yalnızca biraz desteğe ihtiyacı olan kırgın bir ruh bulunduğunu düşünür.
Elinden tutar.
Önüne yollar açar, bilmediklerini öğretir, eksik kaldığı yerde siper olur. Bir meslek sahibi olsun, kendi ayakları üzerinde dursun, hayatta kendisine bir yer edinebilsin diye çabalar. Bazen bir sığınak, bazen bir dost, bazen de yol gösteren bir rehber olur. Kendisi bile başaramayacağını düşünürken ona inanır.
Bütün bunları bir gün karşılığını almak için yapmaz.
Çünkü gerçek iyilik, hesabı tutulan bir alışveriş değildir. İnsan, değer verdiği birinin hayatına dokunabilmekten başka bir kazanç beklemez.
Fakat bazı insanlar kendilerine uzatılan eli tutunacak bir dal olarak değil, üzerine basarak yükselendikleri bir basamak olarak görür.
Ayağa kalkana kadar o ele sımsıkı sarılırlar. Güçlendiklerinde ise nereden geldiklerini unutmakla kalmaz, geçmişlerinin şahidi olan kişiden rahatsız olmaya başlarlar. Bir zamanlar kendilerine yol gösteren insan, artık onlara eski zayıflıklarını hatırlatan bir aynaya dönüşür.
Minnet duymak yerine öfke biriktirirler.
Çünkü vefa, insanın gördüğü iyiliği taşıyabilecek kadar sağlam bir karakter ister. Herkes kendisine yapılan iyiliğin ağırlığını taşıyamaz. Bazıları teşekkür etmek yerine o iyiliği küçümser. Kendisine açılan kapıları kendi başarısı, kendisine verilen emeği ise zaten hakkıymış gibi görür.
Sonra ilk fırsatta dönüp arkasını vurur.
Üstelik bunu çoğu zaman karşısına geçerek yapmaz. Gözünün içine bakmaya cesaret edemediği için arkasından konuşur. Dostluk sırasında öğrendiği sırları silaha, gördüğü zayıflıkları hedefe dönüştürür. Kendisine yer açabilmek için bir zamanlar yanında duran insanı küçültmeye çalışır.
Dün “İyi ki varsın,” dediği kişiye bugün hiç tanımamış gibi davranır.
İhanetin en ağır tarafı da budur.
Yabancıdan gelen kötülük yalnızca can yakar; emek verilen birinden gelen kötülük ise insanın inancını yaralar. Çünkü mesele sadece yapılanlar değildir. O insanın yüzüne bakarken görülemeyen, sözlerine inanırken fark edilemeyen karanlıktır… Melek yüzüne saklanan vefasızlıktır.
Aslında bu insanlar yapılan iyiliği unutmazlar. Aksine, çok iyi hatırlarlar. Fakat hatırladıkça bir zamanlar ne kadar güçsüz olduklarını da görürler. Kendilerine kimlerin inandığını, kimlerin önlerini açtığını kabul etmek işlerine gelmez.
Bu yüzden geçmişlerini değiştiremeyince, geçmişlerinin tanıklarını değersizleştirmeye çalışırlar.
Sanki kendilerine uzanan eli inkâr ederlerse her şeyi tek başlarına başarmış olacaklardır. Sanki çıktıkları yolu kötüleyince, o yolda kendilerini taşıyanların emeği yok olacaktır.
Oysa insan yükseldikçe kendisine iyilik yapanları küçültüyorsa aslında hiç yükselmemiştir. Sadece bulunduğu yer değişmiştir. Karakteri ise hâlâ başladığı dip noktada duruyordur.
Her yarasını anlatan masum değildir.
Her ağlayan mağdur, her sessiz duran iyi niyetli değildir. Bazen mağduriyet, merhametli insanlara ulaşmak için kullanılan en güçlü maskedir. Bazıları dostluk aramaz; kullanabileceği bir vicdan arar. Bir omuza yaslanırken dinlenmeyi değil, o omuzdan ne kadar yükseğe çıkabileceğini hesaplar.
Yine de bütün bunların sonunda utanması gereken, iyilik yapan değildir.
İyi niyet göstermek saflık, destek olmak zayıflık değildir. Bir insanın hayatına katkıda bulunmak, onun vefasızlığı yüzünden değerini kaybetmez. Kirli olan uzatılan el değil; o ele tutunarak yükselip sonra sahibini aşağı çekmeye çalışan niyettir.
İnsan kendisine yapılan her iyiliğin karşılığını ödeyemeyebilir; bu doğaldır. Ama en azından kötülükle karşılık vermemesi gerekir.
Bunun için melek olmaya gerek yoktur.
Biraz vicdan, biraz vefa, biraz da insanlık yeterlidir.