Dolar 47,8784
Euro 55,4429
Altın 6.737,19
BİST 14.172,26
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 32°C
Parçalı Bulutlu
Bursa
32°C
Parçalı Bulutlu
Per 32°C
Cum 28°C
Cts 29°C
Paz 29°C

Bir insan yorulduğunda değil, görülmediğinde vazgeçer

15 Ağustos 2026 07:39
45
A+
A-

İnsan, en çok sevdiklerinin aynasında arar kendini. Sadece bakılmak değildir derdi; derinlemesine görülmek, olduğu gibi kapsanmaktır. Söyleyemediklerinin duyulmasını, gecesini gündüzüne kattığı emeğin fark edilmesini ve sevgisinin sessiz bir yalnızlığa dönüşmemesini ister. Bazen tek bir sıcak bakışta, bazen içten bir cümleyle uzatılan elde, bazen de hiç beklemediği bir anda gelen “Farkındayım, buradasın” fısıltısında arar o karşılığı.
​Çünkü görülmek; bir ruhun, bir başka ruhta yankı bulmasıdır.

​Sessizce Büyüyen Yalnızlık

​Bir bağın baharında hepimiz daha cömertizdir. Sevilmek, anlaşılmak, o bağı kutsal bir sığınak kılmak için dökülürüz ortaya. Karşımızdaki mutlu olsun diye kendi sınırlarımızdan taşar, kırıldığı yerleri kendi yaramız gibi sarmaya çalışırız. Karşımızdakinin hayatına koca bir evren sığdırırız.



​Bazen sevgimizin büyüklüğündendir bu çaba, bazen de sadece “Ben de varım, beni de sev” çığlığı…

​Fakat sevildiğini hissedemeyince pat diye çekip gitmez insan. Aksine, giden şeyleri tutmak için daha da sarılır. Daha anlayışlı olur, daha çok susar, daha çok bağışlar. Biraz daha sabrederse, bir gün o aynada kendi aksini göreceğine inanır.

Ama tek kişilik bir çabayla ayakta tutulmaya çalışılan her bağ, insanı zamanla kendi cennetinde sürgün eder.

​Aynı çatının altında yaşayıp, birbirinin ruhuna fersah fersah uzak kalan ne çok insan var… Biri içindeki fırtınayı anlatır, diğeri sadece gürültü duyar. Biri köprü kurmak için taş taşır, diğeri o köprüden öylesine geçer. Bir taraf bağı korumak için çırpınırken, diğer taraf onun varlığını varsayılan bir gerçeklik sanır.
​Oysa bir insanın varlığına alışmakla, onun ruhuna saygı duymak asla aynı şey değildir.

​Görünmez Kahramanların Yükü

​Arkadaşlıklarda da böyledir bu sessiz trajedi. Her fırtınada liman olan, dertleri sırtlayan, ihtiyaç anında ilk akla gelen hep o güçlü duranlardır. Ama sıra onların kendi içlerindeki sessizliği fark etmeye geldiğinde, o kalabalıklar aniden çekilir.
​Kimse dönüp de “Sence de bugün gökyüzün biraz fazla mı karanlık?” diye sormaz.
​Çünkü güçlü görünenlerin hiç kanamadığı, anlayışlı olanların kırılmadığı, hep verenlerin ise tükenmeyeceği sanılır.
​Ailede de böyledir… Evin yükünü omuzlayan, herkesin eksiğine yetişen kişi zamanla bir “can” olarak değil, bir “mekanizma” olarak algılanır. Onun da dizlerinin üstüne çökebileceği, şefkatle saçının okşanmasına ihtiyaç duyabileceği unutulur. İş hayatında da böyledir; sessizce çözülen krizler, üstlenilen devasa sorumluluklar zamanla bir başarı değil, “zaten yapılması gereken” bir rutine dönüşür. Yaptığın yüz şey görünmez, yapmadığın tek şey gözlerine batar.
​Ve en nihayetinde, sahne değişse de kalpte çınlayan o acı soru hiç değişmez:
​“Ben gerçekten burada var mıyım, yoksa sadece işe mi yarıyorum?”

​Vedadan Önceki O Büyüleyici Sessizlik

​İnsan bir gecede vazgeçmez.
​Önce çırpınır. İçindeki yangını, eksik kalan yerleri, ruhuna batan incelikleri kelimelerle döker. Anlaşılmak uğruna aynı cümleyi bin farklı duyguyla tekrar eder. Derken, o kelimelerin karşı taraftaki boşlukta kaybolduğunu görünce anlatmaktan yorulur.
​Ve o meşhur sessizlik başlar.
​O sessizlikte bir umut kırıntısı vardır hâlâ. “Belki fark eder, belki eksikliğimi sezer, belki dönüp gözlerimin içine bakar” diye bekler. O soru, o içten dokunuş gelmediğinde ise aradaki o görünmez kordon yavaşça kopar.
​Dışarıdan bakanlar bu sessizliği kabulleniş sanır. “Artık sorun etmiyor”, “Olgunlaştı” derler. Oysa o sessizlik, sorunun bittiğini değil; umudun son nefesini verdiğini gösterir.
​Ve insan, işte tam da o soğuk noktada vazgeçer.
​Kapıyı vurup gitmez belki. Aynı masada çayını içer, aynı koridorda yürür, aynı yatakta uyur. Ama artık anlatmaz. Beklemez. Tamir etmeye çalışmaz. Bedeni oradadır ama ruhu, kendini korumak adına o ilişkiyi çoktan terk etmiştir.

Kendine Dönüşün Asil Vedası

​Bu yüzden vazgeçmek, her zaman gürültülü bir ayrılık değildir.
​Bazen vazgeçmek; bir daha kendini izah etmemektir. Eskiden kanayan şeylere gülümsüp geçmek, karşılıksız kalan çabanı zarifçe geri çekmektir. Dışarıdan bakanlar bunu aniden gelen bir soğukluk sanır.
​Oysa hiçbir ruh bir günde buz tutmaz. Her vedanın arkasında duyulmamış feryatlar, görülmemiş emekler ve insanın kendi içinde sessizce verdiği bir varlık mücadelesi vardır.
​İnsan gitmeden önce, kalabilmek için bin kere ölür.
​Ama öyle bir an gelir ki, hâlâ orada kalmaya çalışmak sevgiden değil, özsaygıyı yitirmekten ibaret olur. İşte o zaman insan, başkasının kendisini görmesini beklemeyi bırakır; döner ve ilk kez kendisine bakar. Kendi kırgınlıklarını sarar, ertelediği benliğini ayağa kaldırır.
​Bir insanın gidişine sadece vardığı yerden bakmayın. Gitmeden önce kaç kez kalmak için çırpındığını, kaç kez sustuğunu ve yanınızdayken ne kadar yalnız bırakıldığını da görün.
​Çünkü insanı yoran sevmek ya da yük taşımak değildir.
İnsanı yoran; sevgisinin bir mecburiyete, emeğinin bir alışkanlığa, varlığının ise bir garantiye dönüştürülmesidir.
​Ve bazen insan; bir başkasını cezalandırmak için değil, daha fazla kendinden eksilmemek için gider.
​Çünkü bazı gidişler bir kayıp değil; insanın kendi ruhunu kurtarma operasyonudur.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.