İki kişilik bir ilişkide neden hep ‘ben’?
Aşk, karşı tarafı mutsuz etme pahasına kendi egosunu tatmin etmek midir? Kendi doğrularını mutlak kabul edip, sevdiğin insanın hayatını da o doğrulara göre biçimlendirmeye çalışmak mı?
“Ben böyle istiyorum.”
“Ben böyle mutlu oluyorum.”
“Benim için doğrusu bu.”
Peki ya karşı taraf?
Onun istedikleri, hissettikleri ve özledikleri bu ilişkinin tam olarak neresinde duruyor? Yoksa ona yalnızca bizim çizdiğimiz sınırlar içerisinde mutlu olma hakkı mı tanıyoruz?
Bir insanı sevdiğimizi söylerken; onun bizden bağımsız bir hayatı, farklı ihtiyaçları ve kendine özgü sevinçleri olabileceğini kabul etmek neden bu kadar zor? Bizim keyif almadığımız bir şey ona iyi gelemez mi? Bizim bulunmak istemediğimiz bir alanda o mutlu olamaz mı? Her isteği, her hevesi bizim onay süzgecimizden geçmek zorunda mı?
Bazen çok sıradan bir anda belli oluyor her şey. Bir arkadaşla içilecek bir kahve, tek başına ayrılmak istenen bir saat, başka türlü geçirilmek istenen bir akşam… Biri sade bir isteği dile getiriyor; diğeri alınıyor, geriliyor ve mesafesini koyuyor. Sonunda o istekten sessizce vazgeçiliyor. Akşam sakin geçiyor belki, tartışma çıkmıyor. Ama birinin içinde yine o kırgın cümle kalıyor: “Neyse, boş ver.”
Biz sonra bu sessizliğe “uyum” diyoruz.
Oysa bir ilişkinin dışarıdan sorunsuz görünmesi, içindeki iki kişinin de iyi olduğu anlamına gelmez. Bazen ilişkiyi ayakta tutan şey, birinin sırf huzur bozulmasın diye durmadan susmasıdır. İsteğini söylemeden önce karşılaşacağı tepkiyi hesaplaması, hevesini küçültmesi, kendine ait bir parçadan daha vazgeçmesidir…
Elbette bir hayatı paylaşmak, her an her istediğini yapabilmek demek değil. Ortak sorumluluklar var, birbirini etkileyen kararlar var. Bazen biri, bazen diğeri geri adım atacak. Fedakârlık da bu işin doğasında var.
Ama neden bazı ilişkilerde fedakârlığın adresi hiç değişmiyor?
Neden hep aynı kişi anlayışlı olmak zorunda? Neden birinin isteği hayati bir ihtiyaç sayılırken, diğerininki kapris muamelesi görüyor? Biri “Ben böyleyim” diyerek bütün kapıları kapatabilirken, diğeri ilişki sürsün diye durmadan kendini yontmak zorunda kalıyor?
Üstelik zamanla bu vazgeçişler, karşı taraf için doğal bir beklentiye dönüşüyor. Önce anlayış gösteriyorsun, sonra senden hep aynı anlayış talep ediliyor. Bir gün çıkıp “Bu kez ben de istiyorum” dediğinde ise değişmekle, bencilleşmekle suçlanıyorsun. Çünkü senin fedakârlığın, zamanla karşı tarafın alıştığı bir konfora dönüşmüş oluyor.
İnsanın canını acıtan da bu zaten. Sevdiği kişinin kendisini tanımaması değil; ne istediğini bildiği hâlde ona alan açmaması.
Birlikte mutlu olmanın yolunu aramak yerine, birinin mutluluğunu merkeze alıp diğerini buna alıştırmaya çalışıyoruz. “Beni seviyorsan…” diye başlayan cümlelerle sevgiyi bir sınava çeviriyoruz. Ve o sınavın doğru cevabı her seferinde aynı çıkıyor: Vazgeç.
Peki, neden iki kişinin de var olabildiği bir senaryo yazmıyoruz?
Belki de bunun için kendi istediğimiz sonuçlara bu kadar sıkı sarılmayı bırakmamız gerekiyor. Haklı çıkma telaşını bir kenara koyup karşımızdakini gerçekten dinlememiz… “Benim için önemli” derken, “Peki senin için neden önemli?” diye sorabilmemiz… Her farklı isteği sevgimize yönelmiş bir tehdit gibi görmemek…
Çünkü sevdiğimiz insanın kendine ait bir dünyasının olması, bize duyduğu sevgiyi eksiltmez. Her sevinci bizimle başlamayabilir; her güzel anının merkezinde biz olmayabiliriz. Bunu olgunlukla kabul edebilmek de yakınlığın bir parçasıdır.
Huzurun, sürekli aynı kişinin ödediği ağır bir bedel olmasını sorgulamak zorundayız. Birinin rahat etmesi için diğerinin daralmasını, birinin yüzü gülsün diye diğerinin hevesini içine atmasını sevgiyle açıklayamayız.
Birbirimizi gerçekten seviyorsak, birbirimizin hayatını da yaşanabilir kılmak istemez miyiz?
İki kişilik bir ilişkide hep aynı ses yükseliyorsa, bir gün durup sormak gerekir:
Bu hikâyede ikimize de yer var mı, yoksa birimiz yalnızca diğerinin başrol oynadığı bir hayatı mı tamamlıyoruz?