Bu ülkede Atatürk’ü sevmek neden cesaret istiyor?
Geçtiğimiz günlerde bir sohbet esnasında, absürt olduğu kadar düşündürücü bir düşünceyle karşılaştım. Bir insanın ülkesinin kurucusuna duyduğu saygının, onun fikirlerini açıkça sahiplenmesinin ya da bunu görünür şekilde ifade etmesinin bazı çevrelerde hâlâ bir “siyasi duruş”, hatta bir “risk” olarak değerlendirildiğini gördüm.
Aslında bu ne yeni ne de şaşırtıcı bir durum. Uzun zamandır toplum olarak iki büyük yanılgının içinde debelenip duruyoruz. Bir kesim Atatürk’ü günlük siyasetin dar kalıplarına sıkıştırmaya çalışırken, bir başka kesim onu inançlarla karşı karşıya getiren yapay tartışmaların içine çekiyor. Oysa her iki yaklaşım da Atatürk’ü anlamaktan çok, onu kendi bakış açısına göre yeniden tanımlama çabasından ibaret.
Çünkü Atatürk siyaset değildir. Atatürk bir parti değildir. Herhangi bir siyasi görüşün ya da ideolojinin tekelinde hiç değildir. Bugün bu topraklarda farklı dünya görüşlerine sahip milyonlarca insan aynı bayrağın altında yaşayabiliyorsa, bunun temelinde Cumhuriyet’in kurucu değerleri vardır. Atatürk’ü sevmek bir siyasi partiyi desteklemek anlamına gelmez. Atatürk’e saygı duymak da bir siyasi cephe seçmek değildir. Bu, bir milletin bağımsızlık mücadelesine, özgürlük iradesine ve çağdaşlaşma yolculuğuna saygı duymaktır.
Ne yazık ki yıllar içinde Atatürk, olması gereken yerden uzaklaştırılarak siyasi tartışmaların merkezine yerleştirildi. Öyle ki bugün bir insanın Atatürk’e duyduğu saygı bile zaman zaman siyasi bir kimlik göstergesi olarak yorumlanabiliyor. Oysa tarihî şahsiyetler günlük siyasi hesapların malzemesi yapılamaz. Hele ki söz konusu kişi, bir milletin kaderini değiştiren ve bir devletin temellerini atan kurucu liderse, mesele çok daha büyüktür.
Madalyonun diğer yüzünde ise başka bir yanlış duruyor. Atatürk’ü dinle karşı karşıya getirme çabası… Oysa Atatürk ne bir din adamıdır ne de herhangi bir inancın alternatifi. Bu nedenle onu din üzerinden yüceltmek de, din üzerinden değersizleştirmeye çalışmak da meseleyi özünden uzaklaştırır. Onun bıraktığı miras bir inanç sistemi değil; akıl, bilim, eğitim, özgür düşünce ve tam bağımsızlık hedefidir. Cumhuriyet’i anlamaya çalışırken de bu gerçeği gözden kaçırmamak gerekir.
Elbette tarih boyunca olduğu gibi bugün de fikirler tartışılacaktır. Yapılanlar konuşulacak, değerlendirilecek ve farklı bakış açıları ortaya çıkacaktır. Ancak Atatürk’ü sığ siyasi kampların içine hapsetmeye çalışmak ya da onu inanç tartışmalarının konusu haline getirmek, bu ülkenin ortak hafızasına yapılmış büyük bir haksızlıktır.
Bugün bir kadın olarak eğitim alabiliyor, çalışabiliyor, kendi kararlarını verebiliyor ve hayatın her alanında özgürce var olabiliyorsak bunun arkasında Cumhuriyet devrimlerinin açtığı yol vardır. Bu gerçeği kabul etmek için belli bir siyasi görüşe sahip olmak gerekmez. Sadece tarihe dürüst bakabilmek yeterlidir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir ülkenin kurucusuna saygı duymak ne zaman siyasi bir kimlik göstergesine dönüştü? Ne zaman tarihine sahip çıkmak, taraf seçmekle eş anlamlı hale geldi?
Oysa bazı değerler taraf değildir. Bazı isimler oy pusulalarına sığmaz. Bazı insanlar yalnızca yaşadıkları dönemi değil, bir milletin kaderini değiştirir.
Atatürk de onlardan biridir.
Bu yüzden Atatürk siyaset değildir. Atatürk din de değildir. Atatürk, bu ülkenin ortak hafızasında duran bir gerçektir. Ve gerçekler, insanların onlara hangi gözlükle baktığına göre değişmez.