Dolar 49,2122
Euro 55,3249
Altın 6.530,65
BİST 12.213,58
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 22°C
Çok Bulutlu
Bursa
22°C
Çok Bulutlu
Cum 25°C
Cts 27°C
Paz 28°C
Pts 25°C

Biz O Şeyi mi İstedik, Yoksa Kazanma Hırsını mı?

8 Ekim 2026 09:25
61
A+
A-

İnsanoğlunun tuhaf, tuhaf olduğu kadar da acımasız bir huyu var: Uzağındakini gözünde büyütüyor, yanındakine kanıksıyor, elinin altındakinin kıymetini ise çoğu zaman ancak o eller bomboş kaldığında hatırlıyor.

​Ulaşamadığımız şeylerin pek kusuru olmuyor nedense. Uzaktan bakınca her yüz daha pürüzsüz, başka hayatlar daha ışıltılı, yaşanmamış ihtimaller daha umut verici görünüyor. Çünkü aradaki o boşluğu kendi arzularımızla, kendi masallarımızla dolduruyoruz. Tanımadığımız bir insanı zihnimizdeki ideal kişiye; ayak basmadığımız bir hayatı da bütün yaralarımızın sarılacağı o vaat edilmiş ülkeye dönüştürüyoruz.

​Sonra bir gün… O çok istediğimiz şeye kavuşuyoruz.





​Ve uğruna geceleri uykusuz kaldığımız, elde etmek için onca çaba harcadığımız şey, bir süre sonra gözümüze sıradanlaşmaya başlıyor. Peki ne değişiyor? Onun özündeki değer mi eksiliyor, yoksa bizim bakışımızdaki o hırslı büyü mü bozuluyor?

​Bir zamanlar telefon ekranında adını görünce kalbimizin ritmini değiştiren insanın aramasını, bugün rahat bir umursamazlıkla “Sonra konuşuruz,” diye geçiştiriyoruz. Kabul edilmek için günlerce haber beklediğimiz işten şikâyet ediyor; hayalini kurduğumuz o hayatın tam ortasındayken, yine başkalarının pencerelerine özenle bakıyoruz.

​Elbette her hayal, gerçeğe dönüştüğünde bizi ihya etmek zorunda değil. Bazen yakından tanıdıkça yanıldığımızı anlarız; bazen de zaman geçer, ihtiyaçlarımız ve biz değişiriz. Bir zamanlar tutkuyla istediğimiz bir şeyi artık istememek de insana dairdir.

​Ama eğer her kavuşmanın ardından gelen şey hep aynı soğuk kayıtsızlıksa, insanın artık hayata değil, doğrudan kendi ruhuna dürüstçe bakması gerekir.

​Çünkü kabul edelim: Bazen istediğimiz şeyin kendisini değil, “onu elde edebilmiş olma” fikrinin egomuza sunduğu o tatmini seviyoruz. Birinin bizi seçmesi, zor bir kapının sadece bizim için açılması, başkalarının ulaşamadığı bir zirveye basmak… Bunların hepsi içimizdeki o doymak bilmeyen avcıyı besliyor. Ancak o ilk kazanma heyecanı yatışıp av bittiğinde, elimizde kalan o değerli ruhla ne yapacağımızı bilemiyoruz.

​Bu durum en çok da ilişkilerde can yakıyor. Ve ne yazık ki en ağır izleri orada bırakıyor.

​Bir insanın hayatına girebilmek için gösterilen o ince sabır, içeri girildiği an buharlaşıp uçuyor. Başlangıçta gözlerinin içine bakılarak dinlenen sözlerin yerini, yarıda kesilen cümleler alıyor. Bir zamanlar merakla sorulan duygular, bugün “Yine ne oldu?” sitemiyle duvara çarpıyor. Yan yana gelebilmek için dağların aşıldığı günlerden, aynı evde bile zamanın ertelediği soğuk anlara geçiliyoruz.

​Ve karşı taraf, o sessiz yalnızlığın içinde ister istemez kendine soruyor: “Beni gerçekten tanıdıkça mı vazgeçtin, yoksa seni ne kadar çok sevdiğimden emin olunca mı çabalamayı bıraktın?”

​İşte asıl acı soru budur. Birinin sevgisinden ve varlığından emin olmak, ona karşı özensizleşebilme hakkı vermez kimseye. Yakınlık, insanı rahatlatmalı ve güven vermeli; ama asla ihmal edildiği bir zindana dönüşmemeli.

​Üstelik alışmak, tutkunun bitip her şeyin yok olması demek de değildir. İlk günkü o telaşlı heyecanın yerini derin bir huzura bırakması, bir ilişkinin eksildiğini değil, olgunlaştığını gösterir. Her gün kalbimiz göğsümüzden çıkacakmış gibi çarpmaz belki ama o insanın yanında hiçbir maske takmadan “kendi olabilmek” başlı başına bir lükstür. Asıl felaket, heyecanın azalması değil; heyecanla birlikte nezaketin, merakın, saygının ve özenin de evi terk etmesidir.

​Belki de artık elimizdekine bakarken sürekli “ne eksik” diye çetelesi tutmaktan vazgeçmeliyiz. Bir zamanlar neden onun için çabaladığımızı, o kapıda nasıl sabırla beklediğimizi hatırlamalıyız. Bugün “sıradan” deyip kenara ittiğimiz şey, dün kavuşmak için dualar ettiğimiz şeyin ta kendisi olabilir.

​Hayatımıza yeni insanları, yeni başarıları, yeni eşyaları katmayı çok iyi biliyoruz. Peki ya hayatımızda olanı gerçekten görmeyi, onu canla başla dinlemeyi ve korumayı ne kadar biliyoruz?

​Bir insanı kazanmak için kapısında bekleyip, kazandıktan sonra sırtımızı dönüyorsak; sorun karşı tarafta değil, bizim doyumsuz arzularımızdadır.

​Çünkü bazı insanlar sadece sevilmek, değer görmek ve birlikte yürünmek için hayatımıza gelir… Elde edilmiş bir trofe gibi, bir zafer kanıtı olarak tozlu bir köşede bekletilmek için değil.

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.