Aile Danışmanlığı Sosyolojiktir…
Aile danışmanlığı seanslarında çiftler karşıma çoğunlukla belirli bir sorunla geliyorlar. Kimi iletişim kuramadığından, kimi sürekli tartıştığından, kimi de artık birbirini anlamadığından söz ediyor. İlk bakışta karşımda iki insan arasında yaşanan bireysel bir ilişki sorunu var gibi görünüyor. Ancak konuşma derinleştikçe şu gerçek ortaya çıkıyor: Aslında yalnızca iki insanın hikâyesini dinlemiyorum; o iki insanın yetiştiği aileleri, içinde yaşadıkları toplumu, ekonomik koşulları, öğrendikleri rolleri, kültürel kabulleri ve hayata dair beklentilerini de dinliyorum.
Çünkü bir çiftin yaşadığı sorun, çoğu zaman yalnızca o iki kişinin arasında başlamıyor. Sorunun nasıl ortaya çıktığını, nasıl büyüdüğünü ve neden çözülemediğini anlayabilmek için ilişkinin içinde bulunduğu sosyal koşullara da bakmak gerekiyor.
Örneğin, maddiyat sebebiyle tartışan bir çifte baktığımızda durum ilk bakışta saf bir iletişim problemi gibi görünebilir. Ancak artan yaşam maliyetleri, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı da bu tartışmaların temel parçalarındandır. Ya da bir çiftin arasına sürekli aile büyükleri giriyorsa mesele yalnızca eşlerin anlaşamaması değildir; bazen anne babadan ayrışamamak, bazen aileye karşı sınır koyamamak, bazen de yıllardır öğrenilen aile alışkanlıklarını evliliğe taşımak söz konusudur.
Buna günümüzün kaçınılmaz bir gerçeği olan sosyal medyanın etkisini de eklemek gerekir. Başkalarının mutlu ilişkilerini, romantik sürprizlerini ve tatillerini izliyor, ardından farkında olmadan kendi ilişkimizle kıyaslıyoruz. Eşimizin sevgisini gösterme biçimi bize yetersiz gelmeye başlayabiliyor. Oysa gördüğümüz şey, çoğunlukla bir ilişkinin yalnızca gösterilmek istenen yüzüdür. Benzer şekilde, bir anne kendi yetiştiği evde göremediği anlayışı çocuğuna sunmak isterken, baba kendi ailesinden öğrendiği disiplin anlayışını sürdürmek isteyebilir. İkisi de çocukları için en iyisini yaptığını düşünürken anlaşmazlık yaşayabilir. İşte burada da yalnızca çocuk yetiştirme yöntemlerini değil, geçmişten getirdikleri alışkanlıkları masaya yatırmaları gerekir. Günümüz koşullarında çiftlerin yaşadığı sorunları değerlendirirken bu dinamikleri asla göz ardı edemeyiz.
Tam da bu noktada sosyolojik bakış açısının rehberliğine başvuruyorum.
Çünkü aile, toplumdan bağımsız soyut bir alan değildir. Bir erkeğin evin geçimini tek başına sağlamak zorunda olduğunu düşünmesi, bir kadının ev ve çocuk bakımının asıl sorumlusu olduğuna inanması ya da aile büyüklerinin kararlarına müdahale edilmesini olağan kabul etmesi yalnızca kişisel tercihlerle açıklanamaz. Bu düşüncelerin arkasında yıllar içinde öğrenilmiş, normalleştirilmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılmış toplumsal kabuller yatar.
Bir sosyolog ve aile danışmanı olarak, çiftlerin sorunlarını değerlendirirken bu geniş çerçeveyi önemsiyorum. Çünkü çoğunlukla mesele iki insanın birbirini sevmemesi değil; birbirlerinden ne beklediklerini, bu beklentilerin nereden geldiğini ve bugünün koşullarında nasıl bir ilişki kurabileceklerini bilememeleridir.
Elbette her sorunun tek bir açıklaması yoktur; bireysel ve psikolojik etkenler de son derece önemlidir. Ancak aileyi yalnızca iki kişiden ibaret görürsek, tablonun önemli bir kısmını kaçırabiliriz.
Sözün özü; aile, yalnızca aynı evi paylaşan insanlardan oluşmaz; toplumun, kültürün, ekonomik koşulların ve kuşaktan kuşağa aktarılan alışkanlıkların da şekillendirdiği dinamik bir yapıdır. Bu nedenle aile danışmanlığını sosyolojik bir bakış açısıyla ele almak çok önemlidir. Sosyoloji, aile içindeki sorunların arka planını görmemizi ve bireylerin davranışlarını içinde bulundukları koşullarla birlikte değerlendirmemizi sağlar.
Aile danışmanlığı sosyolojiktir; çünkü aileyi anlamak, aynı zamanda toplumu ve o toplumun aile üzerindeki etkilerini anlamaktır.