İhanet sadece aldatmak değildir
İhanet denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak bir kadının bir erkeği ya da bir erkeğin bir kadını aldatması gelir. Oysa ihanet, bundan çok daha büyük ve çok daha derin bir kavramdır.
Çünkü ihanet, güvenin olduğu yerde başlar.
Bir dostun sırrını başkalarına anlatmasıdır ihanet. Yanında gülüp arkanda konuşmasıdır. Sana dürüst olmak yerine yalanlarla bir dostluk kurmasıdır. İşi düştüğünde kapını çalarken, sen ihtiyaç duyduğunda ortadan kaybolmasıdır.
İhanet bazen bir masada başlar. Senin adının geçtiği, senin olmadığın bir masada… Sana ait hikâyelerin anlatıldığı, özelinin paylaşıldığı, hatta senin üzerinden insanların kendilerine pay çıkardığı bir masada.
Bazen iş hayatında çıkar karşına. Emeğinin görmezden gelinmesinde… Hakkının savunulmamasında… Yanında durması gereken insanların sessiz kalmasında…
Çünkü ihanet her zaman yapılan bir şey değildir. Bazen yapılmayan şeydir.
Konuşulması gereken yerde susmaktır. Savunulması gereken yerde geri çekilmektir. Tutulması gereken sözü tutmamaktır. Verilen güveni koruyamamaktır.
Belki de bu yüzden en çok bizi tanımadıklarımız değil, en yakınımızdakiler yaralar. Çünkü yabancılardan beklentimiz yoktur. Ama dost bildiklerimize, aile dediklerimize, yol arkadaşı sandıklarımıza güven duyarız.
İhanetin can yakmasının nedeni yapılan davranışın büyüklüğü değildir. O davranışı yapan kişiye duyulan güvendir.
Ve belki de en ağır ihanet; bir insanın seni olduğu gibi değil, işine geldiği kadar sevmesidir. Varlığından faydalanırken yanında olup, faydası bittiğinde yüzünü çevirmesidir.
Yıllar geçtikçe şunu öğreniyor insan: İhanet sadece sadakatsizlik değildir. Güveni boşa çıkarmaktır. Bazen bir sözle, bazen bir sessizlikle, bazen de hiç beklemediğin bir anda…
Bu yüzden yaralarımızın çoğu düşmanlarımızdan değil, dost sandıklarımızdan kalır.
Çünkü ihanet, kapıyı hiçbir zaman yabancılar açamazken; anahtarı verdiğimiz insanların içeri girmesidir.