‘Zan’ nettiğimiz duygularımız
İnsan olarak neden bu kadar anlaşılmak istiyoruz? Her konuda kendimizi anlatmaya, haklılığımızı ispatlamaya neden ihtiyaç duyuyoruz? Bu dünya bir simülasyon ise eğer ve bizler de birer oyuncuysak, neyin savaşını veriyoruz?
Burada, yani bu alemde her şeyi görüyoruz, yaşıyoruz ve yaşamaya da devam edeceğiz. İnsanoğlu her an mutlu olamaz; her gününü acıyla da geçiremez. Yaşadığımız olaylar acaba bizi kendimize getirmek, kendi hakikatimizle yüzleştirmek için olabilir mi?
İçinizde bir tohum olduğunu düşünün… Bu tohum, başına gelen bir durumla çatlıyor ve içindeki seni kendi gerçeğinle yüzleştiriyor. Ardından kendine döndüğünde, bunun arkasındaki sırrı öğreniyorsun. Sonra karşı tarafı suçlamaktan vazgeçiyorsun. Hep bir bahane bulmak, suçlu aramak ve şikayet etmek ortadan kalkıyor. İşte burada canım Yunus’un dediği “Bir ben vardır bende, benden içerü” sözü tecelli etmeye başlıyor. Ne büyük bir lütuf, değil mi?
Belki de o çok büyüttüğümüz duygularımız, içimizde “zan”nettiklerimizden ibarettir. İçinde neyi “zan”nediyorsan, onu büyütüyorsun. Tıpkı akıllı telefonlarımızda neyi düşünüyorsak veya konuşuyorsak o markaların hemen karşımıza çıkması gibi…
Dikkat edelim: Bir sabah öfkeli uyandıysak, o gün karşımıza hep öfkeleneceğimiz olaylar çıkar. Eğer kaygılı uyandıysak kaygılı, kararsız ve kasvetli durumları çekeriz. Sabah kalkarken güne değersizlik duygusuyla başladıysak, sanki dünyanın en dertlisi bizmişiz gibi bütün günü melankolik geçiririz. Aslında biz, “zan”nettiğimiz duygulardan ibaretiz.
Elbette hayatta sıkıntılar ve ciddi problemler var. Ama burada Yaradan’ın da bir planı var. Şükür enerjisinin ve şükretmenin muhteşem dönüştürücü gücüne teslim olmak, her gün şükredecek sebepler bulmak farkındalığımızı artırır.
Geçmişte Uzzâ ve Menât isminde putlar vardı. Günümüzde ise bu putların yerini içimizdeki “BEN”in baskın olduğu egomuz ve her olaya anlam yükleyip büyüttüğümüz duygularımız aldı.
Bunu bir örnekle açıklamak isterim: Ben insanları bir aşureye benzetiyorum. Bir kazanda kaynayıp pişen; her malzemesinin bulunması özel ve elzem olan o güzelim aşureye…
İçinde tek bir malzeme bile diri kalsa, bütün yemeğin lezzetini bozar. Şekeri fazla olsa yenilmesi zorlaşır, az olsa bir anlamı kalmaz. İnsan da böyledir; ham ve diri kaldığında, tadı kıvamında olmadığında bütün düzeni bozar. Suçu hep başkalarında arar, yaptıklarına her zaman bir kılıf bulur.
Oysa bizler aynı kazanda kaynayan bir aşure gibiyiz. Hepimizin birbirine ihtiyacı var; iyi kaynayıp pişmek, birbirimize şifa olmak zorundayız.
Bu durumda… Artık zanlarımızı bir kenara bıraksak mı? Birilerine odaklanmak yerine kendimize mi odaklansak? Her konuda bir suçlu aramak yerine “Ben bundan ne öğrendim, bana bunun hikmeti nedir?” diyerek içimize mi dönsek?
Burada İbnü’l-Arabi’nin çok beğendiğim, muhteşem bir sözünü paylaşmak istiyorum:
”Bizler kirlenmemekle değil, temizlenmekle yükümlüyüz.”
O zaman rüyadan uyanmanın, temizlenmenin vakti gelmedi mi?