Havlu Atmak

Büyüdüğüm ve yaşadığım semtler Adana’nın yaşanması en zor olan semtleriydi. Hürriyet mahallesi, Su Gediği mahallesi ve Sarı Yakup mahallesi üçgeninde büyüdüm. Hele bir İnce yol denilen sokak ya da cadde vardı ki oralarda yaşamak için doğuştan Adanalı olmak veya Adanalı olmayı bilmek gerekirdi. Bu daracık yoldan yabancı bir erkek bir defa geçebilme hakkına sahipti. Eğer aynı yoldan ikinci kez ve yanında o mahallenin adamlarından biri olmadan geçiyorsa önce ayaklarına sıkarlar ya da iyice döverler sonra da “Niye buradan geçiyorsun” diye sorarlardı. Hani bir deyim var ya “Yiğidin harman olduğu” yerlerdi. Kavgasız, yaralamasız gün olmazdı. Hele bir de Karalar mahallesi denilen Hürriyet mahallesinin içinde küçücük bir mahalle vardı ki orayı en iyi merhum Muzaffer İzgü çok iyi anlatır öykülerinde. Yılmaz Güney’in kabadayılık öykülerini çektiği filmlere de konu olmuştur. Fırsat bulursam bir gün buradaki ve çevresindeki eski gerçek kabadayıları anlatmak isterim.

İşte bu mahallelerin tamamında yaşamış biri olarak bana göre çok ilginç gelen bir anımı paylaşmak istiyorum. Büyüdüğüm bu semtlerde okullu olmak ve bir de babasız olmak çok zordu. Okullu olmanın iyi tarafı okula gitmeyen çocukların aileleri tarafından saygı görmenizdi. Çocukları okula gitmeyen ya da gidip de okuyamayan çocukların ya da gençlerin anne ve babaları okula giden ve başarılı olan çocukları ve gençleri kendi çocuklarının başarısı olarak kabul eder ve büyük bir sevgi gösterirlerdi. Ama çocukları öyle değildi. Zaten bilinç altlarında  gıpta ile baktıkları okuyan çocuklara ebeveynlerinin gösterdiği sevgiyi kıskanıp iyice düşman olurlar ve kıstırdıkları yerde sudan bahaneler üretip bir güzel döverlerdi. Bebekliğinden beri hastalıklarla mücadele etmiş ve inatla yaşamış olan ben de bu dayaklardan nasibini fazlasıyla alanlardan biriydim. Zeki ve çalışkan bir öğrenci olmamın yanı sıra havalı bir tavrım da vardı o günün şartlarına göre ve bunu da sonuna kadar kullanırdım. Bu yüzden mahalledeki çocuklar her fırsatta beni dövmek için uğraşırlardı. Ben de dayak yememek için çeşitli kurnazlıklara başvurur ve kendimi uzak tutmaya çalışırdım. Ama bu durumunun böyle gitmeyeceği kafama dank ettiğinde lise birinci sınıfa başlamıştım. Bu durum okulda de peşimi bırakmadı. İlkokula 5 yaşında başlamam nedeniyle sınıftaki arkadaşlarımdan genellikle en az iki yaş küçük olurdum. Bir de çift dikiş gelenler vardı ki aynı sınıfta benden beş yaş büyük ağabeyler bile vardı. Sınıf arkadaşlarımın tamamı beni sever ve korurdu. Bir de ağabeyim vardı aynı okulda ve benden bir sınıf üstte. Onun da etkisi çoktu korunurken ama diğer sınıflardaki çocuklarla da başım beladan kurtulmuyordu.

Bir gün bu işin böyle gitmeyeceğine karar verdim ve Okulumuza 400 metre mesafedeki Çukurova’nın en büyük spor salonuna boks antrenmanlarına gitmeye başladım. Amacım bir yandan vücudumu geliştirmek bir yandan da kendimi savunmayı ve gerektiğinde bana saldıranları dövmeyi öğrenmekti. Bir yıl kadar devam ettim bu spora ve artık kendimi koruyabilir hale gelmiştim. Bir keresinde mahalleye yeni taşınmış olan benden bir yaş küçük Arap Ali denilen bir çocukla kapıştım ve ilk defa dayak yemedim. Boksta öğrendiğim her şeyi uyguladım, yakın dövüşe hiç girmeyip döne döne boks yaptım ve birkaç tane de isabetli yumrukla burnunu kanattım. Derken mahallenin çocukları ayırdılar. Sonra da arkadaş olduk Arap Ali’yle. Ama o günden sonra kimse bana çatmadı ve dayak yemekten böylece kurtulmuş oldum.

Lise bir bitip de lise ikiye başladığımızda her alanda olağanüstü etkinliklere imza atan Adana şehrinin liseleri arasında boks müsabakaları yapılacaktı ve okul takımımızın 51 Kg’daki boksörü yoktu. Daha doğrusu vardı da şiddetli bir soğuk algınlığı yaşadığı için evde yatak yorgan yatıyordu.  Bir cesaretle Beden hocamız İhsan Tugan’ın yanına gittim (mekanı cennet olsun) “Hocam ben bir yıldır boks çalışıyorum, isterseniz ringe ben çıkayım” dedim. Önce bana güldü, daha sonra da “tamam, git kendine uygun bir forma giy de gel” dedi. Bir heves okulun spor odasında kendime uygun şort ve atlet buldum, kendi ayakkabılarım vardı zaten ve salona geldim.

Kuralar çekildi ve o da ne rakibim Yapı Meslek lisesinden benden altı yaş büyük ve Türkiye ikincisi bir ağabey olmaz mı? Hocamız, karşı takımın hocasına ve rakibime “sakın ha, bu çocuğa vurma, birinci raundu ringte dolaşarak geçirin, ben raundun sonuna doğru havlu atarım” dedi. Böylece dayak yemeyeceğim ve sakatlanmayacağım hususunda garanti alındıktan sonra ringe çıktık ve karşılıklı gardımızı alıp gong sesiyle birlikte ringte oynaşmaya başladık. Rakibim olan ağabey vurur gibi yapıyor ve ben de güya eskivler yaparak geçiştiriyordum. Ancak, bir müddet sonra kendimi öyle kaptırmışım ki rakibimin bir boşluğunu görüp bir sol direk çıktım ki çıkmaz olaydım. Bir sol kroşeyi sağ eldivenime aldım ve ringin iplerine kadar savruldum ve yere düştüm. Hocamız hemen havlu attı ve rakibim olan ağabey koşup beni kaldırdı ve boynuma sarılıp yanaklarımdan öptü ve binlerce özür diledi neredeyse.

“Korkma ağabey bir şeyim yok” dedim gülerek, “ama nasıl direk çıktım” diye gülünce hakem dahil hep birlikte gülüştük. Rakibim de direği yiyince refleks olarak sol kroşeyi patlatıvermişti.  Hayatımın ilk resmi boks maçıydı ve HAVLU ATARAK sonuçlandı.

O günden sonra kaybedeceğim hiçbir mücadeleye girmemeye özen gösterdim, çünkü HAVLU ATMAK çok ağırıma gitmişti. Ve hep insan hayatında bir kez havlu atar o da Azrail’e diye yaşadım. Umarım sadece Azrail’e HAVLU ATARIM.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

porno porno izle hd porno porno seyret sikiş izle hack forum

betmarino aresbet betnano asyabahis mroyun bahigo mobilbahis bets10 imajbet betper