Bir zamanlar biz çocukken…
Eskiden, radyo tiyatrolarımız, arkası yarınlarımız, Orhan Boran ve Yuki’miz, Tarık Akan, Cem Karaca’mız, Kemal Sunal, Tanju Okan’ımız, delikanlı yüreklerle, çocuksu hayallerimiz vardı..
Kartondan yapılmış şapkalar, Bir Arjantin klasiği konfeti yağmurları ve futbol balesi eşliğinde..
Unutulmayan aşk şarkılarının kahramanları Tom Jones’ların, Engelbert Humperdinck’lerin, Neil Diamond’ların müzik dünyasını kasıp kavurduğu; Pele’lerin Johan Cruyff’ların, Lato’ların, Deyna’ların, Bonhof’ların, Rensenbrink’lerin, futbola sevda kattığı o günlerde..
Bir zamanlar biz çocukken;
Hepimiz futbol oynardık. O zaman kaleler adım hesabıyla ölçülür, biçilirdi. Kale yerine iki büyük taş konulurdu. Topun sahibinin keyfine diyecek yoktu. İyi oynamasa da takımdaki yerini alırdı. İyi oynayanları kendi takımına seçer, faullere penaltıya o karar verirdi. Sevmediği kişiyi oynatmazdı. Abanmak ve burun vurmak yoktu. Üç korner bir penaltıydı. Topu patlatan parasını öder, patlayan top ortadan kesilir, şapka olarak kullanılırdı.
Eğer maç eğimli bir yerde oynanıyorsa topu auta, uzağa atan, alır gelirdi. Bir başka deyişle atanalırspor’du..
Maç yaparken; İki takım arasında fark açılmışsa, galip olan işi şova döker, yerdeki topa yere yatarak kafa vurmak suretiyle golü atardı. Genelde kimse kaleci olmak istemezdi. Bu durum için de çözüm vardı. Gol atan kaleye geçerdi. Bu maçlar akşama kadar sürer, giderdi. Maçtan sonra çeşmede su kuyruğu oluşur, akabinde su savaşı başlardı.
Oyuncu sayısı bazen bir kişi fazla olduğunda, fazla oyuncu için; ilk yarı sizden ikinci yarı bizden adaletiyle, bu soruna da çözüm bulunurdu. Saflığın, temizliğin majör seviyede olduğu o çocukluk günlerimizde, bazen mahallenin ağabeyleri hakemlik yapar, en iyi oynayan iki oyuncuyu aynı takımda oynatmayıp dengeyi kurardı.
Çocukluk günlerimizin şimdi uzaktan geçtiği o güzel yıllarda..
Sevda şarkıları, arkadaş ıslıklarıyla..
Ne güzel günlerdi, o çocuk kalpli mutluluklar..
Bir zamanlar biz çocukken..