AKRAN ZORBALIĞINI KONUŞURKEN AİLEYİ UNUTMAMAK
Akran zorbalığını konuşurken yalnızca çocuklara bakmayalım. Biraz da çocukların büyüdüğü evlere bakalım.
Okullar açıldı. Her yerde akran zorbalığına dair uyarılar, paylaşımlar ve tavsiyeler görüyoruz. Çocuğa diyoruz ki; “Arkadaşının canını yakma.” “Onunla dalga geçme.” “Dışlama.” “Başkasının hakkına girme.”
Peki çocuk bunları ilk nerede öğreniyor? Bir çocuğa adaleti anlatmak yetmez. Çocuk, evinde adaletin nasıl yaşandığını da görmelidir.
“Hakkı olmayan şeye el uzatma.” “Güçlü olduğun için zayıf olanı ezme.” “Birinin farklı olması onun değersiz olduğu anlamına gelmez.” “Yaptığının sonucunu üstlen.” “Özür dilemek bir zayıflık değildir.” “Başkasının sınırına saygı duy.”
Bunlar yalnızca okulda öğretilen kurallar değildir. Bunlar çocuğun ailesinden, ilişkilerden ve gündelik hayattan öğrendiği değerlerdir.
Bir de başka bir tarafı var… Çocuk evinde sürekli yalnız bırakılıyor, duyguları görülmüyor, ilgiden ve aitlik duygusundan mahrum kalıyor, yalnızca başarılarıyla değerli hissediyorsa; dışarıdaki ilişkilerinde de kendini kabul ettirmek için yanlış yollar arayabilir.
Bu, “İlgisiz aile = zorba çocuk” demek değildir. Ama çocuğun davranışlarını anlamaya çalışırken ailesini, sosyal çevresini ve içinde büyüdüğü ilişki biçimlerini görmezden gelmek de doğru değildir. Çünkü çocuk sadece “ne yapması gerektiğini” değil, insanlara nasıl davranıldığını yaşayarak öğrenir.
Belki de akran zorbalığını azaltmak için çocuklara sürekli “zorbalık yapma” demenin yanında, yetişkinlere de şunu sormamız gerekiyor: “Biz çocuklarımıza nasıl bir insan olmayı öğretiyoruz?”
Çocuğun elinden tuttuğumuz kadar, karakterinin de elinden tutabiliyor muyuz? Çünkü bazen okulda gördüğümüz bir davranışın kökleri, okul bahçesinden çok daha önce, evin içinde atılmış olabilir.