Ailenin Her İşini Çözen Ama Yine de Yaranamayan Çocuğu
Neredeyse her ailede adı konmamış, gizli bir rol dağılımı vardır. Biri sürekli kriz çıkarır, biri neşeyle ortamı yumuşatır, diğeri kendi dünyasında yaşar… Ve bir de o vardır: Evin sessiz direği, her derdin dermanı, herkesin işini kimseye yük etmeden çözen o çocuk.
Yaşının kaç olduğunun hiçbir önemi yoktur. O, daha küçücük bir çocukken bile evdeki gerginliği sezip anne babasını teselli etmeye çalışan, kardeşlerinin eksiklerini toparlayandır. Büyüdüğünde ise ailenin tüm maddi ve manevi yükü kendiliğinden onun omuzlarına kalır. Faturalar mı ödenecek? O halleder. Biri hastaneye mi götürülecek. Refakatçi bellidir. Kardeşler arasında kavga mı çıktı? Arabulucu yine odur. Anne ile babanın arası açılsa köprü olur, yaşlı büyüklerin ihtiyacı olsa ilk onun telefonu çalar.
Garip bir şekilde, ailenin diğer üyeleri hayatlarını diledikleri gibi özgürce yaşarken, bu kurtarıcı çocuk kendi hayatından, hayallerinden ve zamanından çalarak herkesin açığını kapatır.
İşin en incitici kısmı ise şudur: Ne kadar çok sorumluluk alırsanız alın, ne kadar büyük fedakarlıklar yaparsanız yapın, çoğunlukla takdir edilen kişi siz olmazsınız. Çünkü zamanla sergilediğiniz bu olağanüstü çaba, ailenin gözünde bir lütuf değil, zaten yapmanız gereken sıradan bir göreve dönüşür. O dağ gibi emekleriniz, evdeki eski bir mobilya gibi görünmez olur.
Hatta günün sonunda bir “Teşekkür ederim” bile çok görülür. Daha da acısı; bir gün yorgun düşüp tek bir işi aksatsanız ya da ilk defa “Hayır, bu kez benim de kendime göre planlarım var” deseniz, anında ailenin en bencil, en vefasız insanı ilan edilirsiniz.
Diğer kardeşlerin yaptığı ufacık bir iyilik göklere çıkarılırken, sizin dokuz doğrunuz tek bir “hayır” cevabınızla silinir gider. Çünkü çıtayı kendi ellerinizle o kadar yükseğe koymuşsunuzdur ki, sizin de bir insan olduğunuz, yorulabileceğiniz ve kırılıp dökülebileceğiniz gerçeği ailenin radarından çoktan çıkmıştır.
Eğer bu satırlarda kendinizi buluyorsanız, muhtemelen çocuk yaşlarda sevilmek, onaylanmak ve güvende hissetmek için “faydalı olmak zorundayım” inancını geliştirdiniz. “Eğer uslu olursam, kimseye yük olmaz ve herkesin yükünü sırtlanırsam beni daha çok severler” diye düşündünüz. Siz koşturdukça diğerleri rahatladı; siz “ben hallederim” dedikçe başkaları sorumluluk almayı bıraktı. Hiç yıkılmadığınız için, herkes sizin canınızın hiç acımadığını sandı. Güçlü görünmek, en büyük esaretiniz oldu.
Fakat yetişkinlik dünyası bize şu net gerçeği öğretir: Sınır çizmeden yapılan fedakarlık sevgi getirmez sadece suistimal getirir. Herkesin alanına koşarken kendi sınırlarınızı paspas ettiğinizde, insanların üzerinize basarak geçmesine sessizce izin vermiş olursunuz.
Bu döngüyü kırmak, ailenizi sevmekten vazgeçmek demek değildir, kendinizi sevmeye başlamak demektir.
Bu farkındalıkla atabileceğiniz birkaç samimi adım:
“Ben Olmasam da Dünya Döner” Gerçeğini Kabul Edin: Ailenizdeki diğer bireyler de kendi sorumluluklarını alabilecek birer yetişkin. Bırakın bazen işler aksasın. Siz müdahale etmediğinizde oluşacak o küçük krizler, diğerlerinin sorumluluk almayı ve büyümeyi öğrenmesi için birer fırsattır.
“Güçlü Çocuk” Rolünü Bırakın: Canınız sıkkınsa ya da yorgunsanız bunu gizlemeyin. Otomatik olarak “Ben hallederim” demek yerine, “Bugün çok yorgunum, bu işi başka biri üstlenebilir mi?” demeyi deneyin. Unutmayın, siz ihtiyacınızı açıkça söylemezseniz, kimse bunu tahmin etmeye çalışmayacaktır.
Sınır Çizmenin Bir Hak Olduğunu Hatırlayın: Herkesin hayatını kolaylaştırmak sizi iyi bir evlat ya da kardeş yapabilir ama sizi siz olmaktan alıkoyar. Kendi zamanınızdan, ruh sağlığınızdan ve ömrünüzden çalarak yaptığınız şey fedakarlık değil, kendini feda etmektir.
Sevgili görünmez kahraman; omuzlarındaki o ağır pelerini artık yavaşça yere bırakabilirsin. Sen sadece başkalarının işini çözdüğün ya da hayatı kolaylaştırdığın için değil; yalnızca sen olduğun için değerlisin. Görünmek ve sevilmek için daha ne kadar yük sırtlanacaksın?
Başkalarının hayatını düzeltmeyi bir kenara bırakıp, önce kendi hayatını kolaylaştırmaya ne dersin?