Bir kadının kendine dönüşü
Bazı kadınlar dünyaya çocuk olarak gelir ama çocuk kalmalarına izin verilmez.
Daha oyun çağında hayatın ciddi yüzüyle tanışır; sevilmekten önce dayanmayı, istemekten önce vazgeçmeyi öğrenirler. Başka çocukların sokaktan gelen seslerini dinlerken onlar sessiz olmayı, birilerinin gelip ellerinden tutmasını beklerken kendi ellerini tutmayı öğrenirler.
Yaşları küçüktür ama içlerinde erkenden büyümüş bir kadın taşırlar.
Bu kadın da onlardan biriydi.
Çocukluğu, sonradan anlatıldığında insanın yüzünde tebessüm bırakacak anılarla dolu değildi. Gençliği de arkadaşlarla uzayan sohbetlerden, plansız kahkahalardan, özgürce çıkılan yollardan oluşmadı. Onun hayatında önce sorumluluklar vardı. Yapılması gerekenler, yetiştirilmesi gereken işler, aşılması gereken günler…
Henüz kendisini tanımaya fırsat bulamadan hayatta kalmayı öğrendi.
En çok da görünmediğini hissetti. Sanki bir odada duruyor fakat kimsenin gözü ona değmiyordu. Birileri onu fark etsin, varlığını görsün diye hayaller kuruyordu. O zamanlar bu hayallerin nedenini bilmiyordu. Yıllar sonra anlayacaktı: Görülmeyen her çocuk, bir gün kendisine bir sahne düşler.
Bu yüzden onun başarı isteği hiçbir zaman yalnızca başarılı olmakla ilgili olmadı.
Her yeni adımında, geçmişte sessizce bekleyen o küçük kıza “Bak, yapabiliyoruz” demek istiyordu. Aldığı her sorumlulukta, üstesinden geldiği her zorlukta ve varlığını hissettirdiği her yerde biraz daha görünür oluyordu.
Hayat ona kolay yollar sunmadı. Çok genç yaşta kendi ayaklarının üzerinde durmak zorunda kaldı. Bazen bir günün içine iki ayrı hayat sığdırdı. Yoruldu, korktu, yükünün altında nefessiz kaldığı zamanlar oldu. Fakat kimseden hayatını taşımasını istemedi. Kimseye minnet etmeden, kendisine yakışmayan yollara sapmadan yaşamaya çalıştı.
Bunu yaparken güçlü olmaya karar vermiş değildi.
Güç, onun seçtiği bir süs değil; hayatta kalabilmek için kuşandığı bir zırhtı.
Sonra anne oldu.
Belki de hayatında ilk kez birine bakarken sevginin nasıl koşulsuz olabileceğini anladı. Bir çocuğun yalnızca karnının doyurulmaya değil; görülmeye, dinlenmeye, sarılmaya, oyun oynamaya ve kendisini güvende hissetmeye de ihtiyacı olduğunu zaten biliyordu. Çünkü insan bazen kendisine verilmeyenin kıymetini herkesten iyi bilir.
Çocuklarına yalnızca annelik yapmadı. Onlarla oynarken hiç oynayamamış küçük bir kızın elinden tuttu. Birlikte gezerken onun da dünyaya çıkmasına izin verdi. Sofrada sohbet ederken, kahkahalar atarken, bazen tartışıp sonra yeniden sarılırken kendi geçmişindeki sessiz odaların pencerelerini açtı.
Onların çocukluğunu kurarken kendi çocukluğunu da uzaktan iyileştirdi.
Anne olmak onu hayattan çekmedi. Tam tersine, içinde yarım bırakılmış ne varsa yeniden uyandırdı. Uykusuz gecelerin, hiç dinmeyen bir yorgunluğun ve bitmek bilmeyen sorumlulukların arasında kendisi için yeni bir yol açtı. Kendisine ayrılmış sakin zamanları, yükünü hafifletecek kusursuz bir düzeni yoktu. Ama vazgeçmedi.
Çünkü bu kez yalnızca bir işi tamamlamıyor, bir hedefe ulaşmıyordu.
Bir zamanlar yapabilecekleri sınırlandırılmış o kıza, kendi geleceğini kurabileceğini gösteriyordu.
Çalıştı, kendisine yeni yollar açtı. Önüne çıkan her yabancı dünyada önce öğrenmeyi, sonra emeğiyle kendisine bir yer edinmeyi bildi. Başarı onun için başkalarını geçmekten çok, geçmişte çaresiz kalan o küçük kıza verilmiş bir sözdü. Her defasında biraz daha kendi ayakları üzerinde duruyor, biraz daha görünür oluyor ve hayatının başkaları tarafından çizilmiş sınırlarını biraz daha aşıyordu.
Belki de bu yüzden çevresindeki insanları dikkatle görmeyi öğrendi. Çünkü görülmemenin nasıl bir şey olduğunu bilenler; bir başkasının sessizliğini, çabasını ve sakladığı yarayı herkesten önce fark ederler.
Onun insanlara yaklaşımındaki merhamet de belki buradan geliyordu. Hayat onu katılaştırmak için yeterince sebep sunmuştu ama o, kendisine yapılanlara benzememeyi seçti. Elinde bir fincan kahve varsa yanındakine de koydu. Önünde bir kapı açıldıysa arkasından gelen için tuttu. Bir insanın acısını küçümsemedi, bir hayvanın sessizliğine kayıtsız kalmadı, doğanın güzelliğini görmeden geçmedi.
Hâlâ çiçekleri, yağmurun sesini, gün batımlarını ve sakin akşamları seviyordu.
Hâlâ şarkı söylüyor, dans ediyor, fırsat buldukça şaka yapıyordu. Belki bunların hepsi, yıllarca içeride beklemek zorunda kalan çocuğun bugünkü hayatına yetişme biçimiydi. Artık kendisini daha güvende hissettikçe o çocuk da saklandığı yerden çıkıyordu.
Fakat geçmiş yalnızca insanın gücünü değil, ilişkilerini de biçimlendirir.
Çocukluğundan beri ait olacak bir yer arayan bu kadın, yetişkinliğinde insanlara fazlasıyla bağlandı. Dostluklarını, ilişkilerini, kurduğu düzenleri kolayca bırakamadı. Kaybetmemek için çok emek verdi; bazen karşısındakinin vermesi gereken emeği de üstlendi. Sevilmek uğruna sustuğu, huzur bozulmasın diye kendisinden vazgeçtiği zamanlar oldu.
Çünkü terk edilme ihtimalini tanıyan insanlar, bazen kalmanın bedelini gereğinden fazla öderler.
O da ödedi.
Fakat yıllar ona başka bir şeyi daha öğretti: Bir yere ait olmakla, orada kendinden eksilerek kalmak aynı şey değildi. Sevgi, insanın nefesini daraltmamalıydı. Birliktelik, sürekli kendinden vermek anlamına gelmemeliydi. İnsanların gitmemesi için kendisini terk etmeye devam edemezdi.
Şimdi hayatının başka bir yerinde duruyor.
Artık başarabileceklerini biliyor. Birilerinin ona inanmasına ihtiyaç duymadan yolunu açabileceğini, yıkıldığında yeniden doğrulabileceğini ve hiç bilmediği bir dünyanın içinde bile kendisine yer bulabileceğini defalarca gördü. Kimseye kanıtlayacak fazla bir şeyi kalmadı.
Çünkü bir zamanlar görünmeyen o küçük kız, bugün kendisini görüyor.
Belki şimdi sırada daha zor bir şey var: Mücadele etmeden de yaşamaya değer olduğuna inanmak…
Her an güçlü durmak zorunda olmadığını, dinlenmenin yenilmek olmadığını, özgürlüğün yalnız kalmak anlamına gelmediğini öğrenmek… Çocuklarıyla huzurlu bir hayatın hayalini kurarken o hayatın içinde kendisine de yer açmak…
Çünkü yıllarca ayakta kalmaya çalışan bir kadın için en büyük cesaret, bazen yeniden savaşmak değildir.
Zırhını çıkarabilmektir.
Küçükken hiç dinlenememiş, gençliğinde hayatı hep bir yerlere yetişirken geçmiş, yetişkinliğinde herkese yetişmeye çalışmış o kadın artık biraz nefes almak istiyor. Kendi olmak, özgür hissetmek, mutlu olmak istiyor.
Bu kez birilerinin onu görmesini beklemiyor.
Kendi karşısına geçiyor ve yıllarca duymaya ihtiyaç duyduğu cümleyi sonunda kendisi söylüyor:
“Hiçbiri senin suçun değildi. Sevilmeye de görülmeye de layıktın. Ben şimdi buradayım.”
Ve içindeki küçük kız, karşısında duran kadına gururla bakıp usulca cevap veriyor:
“Biliyorum. Hepsini başardın.
Ama artık biraz dinlenebilir miyiz?”