İNSAN GEÇMİŞİ DEĞİL, GEÇMİŞTEKİ KENDİNİ ÖZLER
Önce şu ayrımı yapmak gerekir: İnsan çoğu zaman geçmişte yaşadığı insanları değil, o insanların yanında olduğu kendisini özler. Çünkü zaman yalnızca takvim yapraklarını değiştirmez; umutlarımızı, cesaretimizi, beklentilerimizi ve dünyaya bakışımızı da dönüştürür.
Bu yüzden bazı kelimeler yıllar sonra yeniden aklımıza düştüğünde hissettiğimiz şey, çoğu zaman pişmanlık değildir. Asıl özlenen; bir zamanlar daha kolay inanan, daha cesur seven, daha büyük hayaller kuran ve hayatın ihtimallerine daha açık olan eski benliğimizdir.
Psikolojik açıdan insan, yaşadığı her hayal kırıklığından sonra kendini koruyabilmek için görünmez duvarlar örer.
Her kayıp biraz daha temkinli olmayı öğretir; her ihmal biraz daha sessizleşmeyi…
Böylece olgunlaşmak dediğimiz süreç, bazen duyguların derinleşmesi değil, onları daha az göstermeyi öğrenmek olur.
Dışarıdan güçlenen insan, içeride eski coşkusunu yavaş yavaş kaybedebilir.
İşte bu yüzden yıllar sonra hissedilen özlem, geçmişteki kişilere değil; o kişilerin ortaya çıkardığı canlı, umutlu ve inanç dolu hâlimizedir.
Sosyolojik açıdan ise modern hayat insanı sürekli üretmeye, yetişmeye ve ayakta kalmaya zorlar.
Performansın, hızın ve bireyselliğin öne çıktığı bir dünyada insan, zamanla kendi duygularına bile yabancılaşabilir. Eskiden saatlerce kurulan hayallerin yerini yapılacaklar listeleri alır; samimi sohbetlerin yerini kısa mesajlar, derin bağların yerini ise yüzeysel ilişkiler doldurur.
Böyle bir düzen içinde insan yalnızca çevresine değil, kendi ruhuna da yabancılaşır.
Ve bir gün dönüp baktığında aslında “geçmişi” değil, geçmişteki kendisini aradığını fark eder.
İlişkiler de bu dönüşümün en görünür aynasıdır. Çünkü her ilişki, insanın kim olduğuna dair bir parça taşır. Birini severken yalnızca onu değil, onun yanında hissettiğimiz kendimizi de severiz. Ayrılıklardan sonra canı acıtan şey bazen karşı tarafın yokluğu değil; onun yanında daha çok gülen, daha çok umut eden ve daha çok inanan benliğimizin de kaybolmuş olmasıdır. Belki de insanın en büyük hasreti çocukluğuna ya da eski ilişkilerine değildir. En büyük hasreti, hiçbir şeyden korkmadan yeniden başlayabileceğine inanan o eski kalbinedir. Çünkü yıllar insana bilgi kazandırır, fakat bazen bilginin bedeli hayret etmeyi, heyecanlanmayı ve koşulsuz inanmayı kaybetmek olur.
Ve belki de gerçek olgunluk, eski kendimize geri dönmek değildir. O eski umudu, bugünkü tecrübemizle yeniden inşa edebilmektir. Çünkü insanı iyileştiren şey geçmişe dönmek değil; geçmişte kaybettiğini sandığı parçaları bugünün içinde yeniden bulabilmesidir. Bu, yalnızca geçmişe özlem değil; insanın kendi özüne doğru çıktığı en uzun yolculuktur.