Kötülüğün sıradanlığına karşı bir tanıklık: Peki ya sonrası?
Son zamanlarda zihnimde yankılanan tek bir soru var, adeta bir sığınak gibi ama bir o kadar da çaresiz: “Ben bu dünyayı anlayamıyorum… Sen anlayabiliyor musun?”
Çünkü artık her sabah uyandığımızda karşılaştıklarımız sadece birer “kötü haber” değil. Bir çocuğun annesinin göğsüne sığmaya çalışan korkusu, bir babanın avuçlarında biriken çaresizlik, bir hayatın saniyeler içinde silinip gitmesi… Bunlar ekrandaki birer görüntü değil; insanın ruhuna yerleşen, orayı her geçen gün biraz daha aşındıran birer sarsıntı.
Ve insan şunu fark etmeden edemiyor: Bu kadar kötülüğün sıradanlaşması, normal değil.
Bazen gerçekten bir simülasyonun tam kalbindeymişiz gibi hissediyorum. Sanki bir yerlerde, birileri tarafından bir şeyler çok yanlış yazılmış. Çünkü insan dediğimiz varlık sevebilen, merhamet eden, bir başkasının acısını kendi teninde hissedebilen bir mucizeyse; nasıl olur da aynı insan, bu kadar kolay yok edebiliyor? İşte burada zihnim kilitleniyor.
Ardından o daha ağır soru geliyor: Peki ya sonrası?
Gerçekten bir “sonrası” var mı? Yoksa her şey, sadece bu kadar mı? Bunca çaba, bunca sevgi, bunca derin acı… Sadece yaşanıp biten mekanik bir süreçten mi ibaret? Eğer öyleyse, neden bu kadar şiddetli hissediyoruz? Neden kilometrelerce uzaktaki bir çocuğun acısı, gece başımızı yastığa koyduğumuzda göğüs kafesimizi daraltıyor?
Eğer her şey bu kadar kolay yok olabiliyorsa, hiçbir şeyin anlamı yok demektir.
Ama tam o karanlık noktada, içimde başka bir ses yükseliyor: “Hayır… Tam da bu yüzden anlamlı.”
Çünkü eğer gerçekten hiçbir anlam olmasaydı, biz bu kadar derinden yaralanmazdık. Anlamı olmayan bir dünyada vicdan, taşınması imkansız bir yük haline gelmezdi. Merhamet, bu kadar iç yakmazdı. Belki de mesele şudur: Biz sadece olanı anlamaya çalışıyoruz ama büyük resmin tamamını henüz görmüyoruz. Bu hayat, sadece gördüğümüz ve dokunduğumuz kadarıyla sınırlı değil belki de.
Yine de korkuyorum. Sadece kendi geleceğimiz için değil, bu dünyanın içine doğan ve büyüyecek olan herkes için korkuyorum. Kötülük sıradanlaştığında, iyilik bir zorunluluktan çıkıp bir “lüks” haline geldiğinde asıl o zaman kaybederiz.
O yüzden hala soruyorum: Bu yaşadıklarımızın bir karşılığı var mı?
Belki de bu sorunun cevabı kesin bir bilgi değil, bir seçimdir. İnanmayı seçmek, anlam aramayı seçmek ve her şeye rağmen, bu koyu karanlığın ortasında iyi kalmayı seçmek.
Çünkü belki de gerçek soru şudur: “Her şeyin bir anlamı var mı?” değil; “Biz, anlamı elinden alınmış bir dünyada bile insan kalmayı başarabilecek miyiz?”