“Bir Emanetin Satışı: AOÇ’nin Sessiz Çığlığı”
Bazı yerler vardır; taşları, toprağı, ağaçları sadece mekân değildir. Bir milletin hikâyesini fısıldar. Atatürk Orman Çiftliği işte böyle bir yerdir. Kurucusunun elleriyle yeşerttiği, sonra “milletime emanet” diyerek bağışladığı, Cumhuriyet’in üretim ve doğa sevgisini taşıyan canlı bir miras.
Bugün o mirasın başına gelenleri duymak insanın yüreğini burkuyor. Çünkü Atatürk’ün emanet ettiği bu toprakların bir kısmı, yıllar içinde tahsislerle, devirlerle el değiştirdi ve sonunda yabancı bir ülkenin büyükelçiliğine satıldı. Sadece bir arazi değil, bir emanet satıldı.
Ve işin daha acısı: Böyle bir gelişme bile gündemin gürültüsü arasında kayboldu, haber değeri görmedi. Oysa bu yalnızca bir “arsa satışı” değil; Cumhuriyet’in vicdanına vurulmuş bir darbe.
Geçtiğimiz günlerde Yargıtay, bu satışla ilgili kritik bir kararı bozdu. Dava yeniden görülecek. Bu, tek başına iptal demek değil ama hukukun yeniden konuşma şansı demek. Yani hâlâ umut var. Ama bu umut, sessiz kalındığında sönebilir.
Şimdi hepimize düşen bir görev var: Bu meseleyi sadece “hukuki bir süreç” olarak görmemek. Bu, bir ülkenin kurucusuna verdiği sözün sınavıdır. Şunu sormak zorundayız: “Milletime emanet” denilen bir toprak, nasıl oldu da defalarca el değiştirdi ve sonunda diplomatik bir kampüse dönüştü?
Bu sorunun cevabı yalnızca mahkeme salonlarında aranamaz. Vicdanlarda da aranmalı. Çünkü bu, geçmişle gelecek arasında kurulan köprünün, sessizce yıkılıp yıkılmaması meselesidir.
24 Eylül’de yeniden başlayacak duruşmalar, aslında hepimize çağrıdır:
Eğer bugün Atatürk’ün emanetine sahip çıkmazsak, yarın hangi mirasın arkasında durabileceğiz?
Atatürk Orman Çiftliği, Ankara’nın içinde bir arazi parçası değildir. Bu toprak, “kamu kamuya kalsın” diye yazılmış bir vasiyetnamedir.
Ve bu vasiyetin sahibi artık sesini çıkaramasa da, bize bıraktığı emanetin çığlığı kulaklarımızda çınlıyor: “Emanetime sahip çık.”