Alıştığımız Her Şey Normal Mi ?
Hayatın akışında en sık kurduğumuz, belki de en masum sandığımız cümlelerin başında gelir: “Zamanla alışırsın.” Acıyı hafifletmek, zorlukları göğüslemek ya da bir geçiş sürecini kolaylaştırmak için söylenir. Ancak psikolojik ve toplumsal düzlemde alışmak eylemi, masum bir uyum sürecinin çok ötesindedir. Bireyin ruhsal sınırlarını eriten, toplumun ise sorunları halı altına süpürmesini sağlayan sinsi bir mekanizmadır.
Peki, her şeye alışmak gerçekten her şeyi kabullenmek midir?
Psikolojik açıdan alışmak, bir uyarıcıya karşı verilen tepkinin zamanla azalması anlamına gelir. Kronik stres, tükenmişlik ya da kötü muamele karşısında insanın başlangıçta gösterdiği isyan ve öfke tepkileri, durumun değişmeyeceği anlaşıldığında sönmeye başlar.
Martin Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı, tam da bu noktayı açıklar. İnsan, değiştiremediği olumsuz koşullara maruz kaldığında bir süre sonra mücadele etmekten vazgeçer. Ancak buradaki tehlike, bireyin durumu içselleştirip ruhsal olarak pes etmesidir. Alışmak, zihnin acıyla başa çıkamayacak kadar yorulduğu anlarda başvurduğu bir duygusal uyuşma halidir. Ruh, adeta anestezi almıştır; canı acımaya devam eder ama beyin sinyalleri iletmeyi durdurmuştur. Dolayısıyla psikolojik olarak alışmak, o durumu onaylamak veya içine sindirmek demek değildir; sadece acıyla yaşayabilmek için geliştirilen geçici ve maliyetli bir savunma stratejisidir.
Toplumsal düzleme geçtiğimizde tablo daha da derinleşir. Byung-Chul Han’ın şiddet ve başarı toplumu analizlerinde dikkat çektiği gibi, modern insan kendi kendini sömüren bir sistemin içine gönüllü olarak hapsolmuştur. Toplumlar; krizleri, ekonomik sıkıntıları, adaletsizlikleri ve bireysel hak ihlallerini sürekli kıldıklarında, kitlelerde derin bir duyarsızlaşma baş gösterir.
Normalleştirilen mutsuzluk, bireylerin huzursuzluğu bir karakter özellikleri ya da kaçınılmaz bir kader gibi görmesine yol açar. Kötü muamele, mobbing, ekonomik eşitsizlik ya da ilişkilerdeki psikolojik şiddet zamanla hayatın olağan akışı olarak etiketlenir. İnsanlar, “Herkes böyle yaşıyor”, “Devir kötü” diyerek durumu kanıksar. Bu noktada alışmak, toplumun mevcut durumunun kurbanı olmaktır. Toplum, bireyin isyan etme potansiyelini evcilleştirmek için alışkanlığı bir araç olarak kullanır. İsyan eden uyumsuz ilan edilirken, boyun eğen olgun ya da gerçekçi olarak ödüllendirilir.
O halde aradaki fark nerede yatar?
Kabullenmek, gerçeklikle yüzleşmeyi gerektirir. Var olan durumu bütün çıplaklığıyla görür, değiştirilemeyecek olanı ayırt eder, sorumluluğu ve acıyı bilinçli bir şekilde kucaklarsınız. Kabullenen insan, neyi değiştirebileceğini bilir ve gerektiğinde oradan uzaklaşır ya da dönüştürücü bir adım atar.
Alışmak ise bir körleşmedir. Alışan insan, zamanla neye maruz kaldığını unutur. Şiddeti sevgi, sömürüyü emek, mutsuzluğu ise hayatın kendisi sanmaya başlar. Alışmak, sorgulama yetisinin dumura uğramasıdır; kabullenmek ise bilinçli bir farkındalık halidir.
Bugün bireysel ve toplumsal olarak en büyük tehlike, ruh sağlığımızı zedeleyen unsurlara karşı geliştirdiğimiz bu konforlu kayıtsızlıktır. “Zamanla alışırsın” telkini, insanın ruhuna atılmış en büyük çelmedir. Kötü muameleye, değersizliğe, sevgisizliğe ve sıradanlaştırılmış mutsuzluğa alışmak zorunda değiliz.
İyileşme, her şeyden önce o konforlu uyuşukluktan çıkıp yeniden rahatsızlık duymaya cesaret etmekle başlar. Çünkü insan, ancak canı yandığını ve bu durumun normal olmadığını hatırladığı an sahiden özgürleşebilir. Alışkanlığın yarattığı o sessizliği bozmak, insanın kendi ruhuna verebileceği en onurlu cevaptır.