Sunum kültürünün gölgesinde aile olmak !
Modern çağın en dikkat çekici alışkanlıklarından biri, yaşamakla göstermek arasındaki çizginin giderek belirsizleşmesi. Bir zamanlar bize ait olan birçok an, artık başkalarının görmesi için düzenleniyor. Sofralarımız, kutlamalarımız, tatillerimiz, hatta çocuklarımızın başarıları bile çoğu zaman yaşanmaktan çok sergileniyor. Sosyolojide bu durum, “sunum kültürü” olarak adlandırılıyor. Sunum kültürü; bireyin ne yaşadığından çok, yaşadığını nasıl gösterdiğiyle ilgilenmesi anlamına gelir. Artık birçok insan için önemli olan şey mutlu olmak değil, mutlu görünmek; iyi bir ebeveyn olmak değil, iyi bir ebeveyn olarak görünmektir. Sosyal medyanın etkisiyle hayatın birçok alanı bir deneyim olmaktan çıkıp bir gösteriye dönüşmektedir.
Bu dönüşümün en görünür olduğu yerlerden biri aile yaşamıdır.
Eskiden sofralar aile bireylerinin bir araya geldiği, günün konuşulduğu, duyguların paylaşıldığı alanlardı. Bugün ise birçok sofrada önce fotoğraf çekiliyor, sonra yemek yeniyor.
Sunum kültürü, sofraları bir paylaşım nesnesine dönüştürürken; sohbetleri, kahkahaları ve gerçek bağları ikinci plana itebiliyor.
Oysa aileyi güçlü kılan şey kusursuz sofralar değil, o sofranın etrafında kurulan ilişkidir.
Sunum kültürünün en dikkat çekici etkilerinden biri de çocuklar üzerinden görülüyor. Çocukların başarıları, yetenekleri ve elde ettikleri sonuçlar bazen onların gelişim yolculuğunun bir parçası olmaktan çıkıp ebeveynlerin kendilerini ifade etme aracına dönüşebiliyor. Çocuğun aldığı bir belge, kazandığı bir yarışma ya da gösterdiği bir başarı; farkında olmadan ailelerin sosyal onay arayışının bir parçası haline gelebiliyor.
Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Çocuğumuzun başarısını mı paylaşıyoruz, yoksa o başarı üzerinden kendimizi mi anlatıyoruz?
Çünkü çocuklar anne babalarının vitrini değildir. Onlar kendi hayalleri, duyguları, korkuları ve potansiyelleri olan bireylerdir. Sadece başarılı olduklarında değil; hata yaptıklarında, düştüklerinde ve yeniden ayağa kalktıklarında da değerlidirler.
Sunum kültürü bizlere sürekli olarak görünmemiz gerektiğini söylüyor. Daha güzel görünmek, daha başarılı görünmek, daha mutlu görünmek… Fakat insanın ruhu görünmekten çok anlaşılmaya ihtiyaç duyar.
Bugün birçok insanın yaşadığı yalnızlığın temelinde de bu çelişki yatıyor olabilir. Her zamankinden daha görünürüz; ancak belki de hiç olmadığımız kadar az tanınıyoruz.
Hayatı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece sunuyor muyuz?
Yıllar sonra insanlar sosyal medyada kaç beğeni aldığımızı hatırlamayacak. Ama çocuklarımız, eşimiz ve sevdiklerimiz; onlara ne kadar zaman ayırdığımızı, ne kadar dinlediğimizi ve ne kadar gerçek olduğumuzu hatırlayacaklar.
Bugün aslında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; hayatı göstermekten çok yaşamaya, paylaşmaktan çok hissetmeye ve görünmekten çok gerçekten bağ kurmaya yönelmektir.