Bir çocuk öğretmenini öldürdü ve biz hâlâ ne olduğunu anlamıyoruz
15 yaşında bir çocuk öğretmenini öldürdü. Bu cümleyi okurken gözümüz haber detayına kayıyor; nerede olmuş, nasıl olmuş, sebebi neymiş… Oysa asıl soru başka: Biz ne zaman bu kadar büyük bir kırılmayı fark etmemeye başladık?
Bir çocuk, hayatında otoriteyi, sınırı, bilgiyi temsil eden birini öldürebiliyorsa burada yalnızca bir “suç” yoktur. Burada bir kopuş vardır. Aileden kopuş, okuldan kopuş, toplumdan kopuş. Ve belki en acısı, vicdandan kopuş.
Ben 8 yaşında bir kız ve 12 yaşında bir erkek çocuk annesiyim. Bu haberi okuduğumda içimde iki ayrı korku büyüdü. Kızım için korktum. Oğlum için korktum. Çünkü mesele sadece “o çocuk” değil. Mesele bizim çocuklarımızın büyüdüğü iklim.
Biz nasıl bir atmosfer inşa ettik?
Bağırmanın normal olduğu, hakaretin mizah sayıldığı, linç kültürünün alkışlandığı bir düzenin içinde büyüyen çocuklardan soğukkanlılık bekliyoruz. Trafikte sabırsız, evde tahammülsüz, sosyal medyada acımasız bir yetişkin dünyasının ortasında; ergen bir zihnin duygusunu yönetmesini istiyoruz. Bu çelişkiyi hiç konuşmuyoruz.
Şiddet artık yalnızca fiziksel değil. Dilimizde şiddet var. Yorumlarımızda şiddet var. Ekranlarımızda şiddet var. Oyunlarda, dizilerde, gündem tartışmalarında… Sürekli bir gerilim, sürekli bir öfke hali. Çocuklar bunu soluyor. Ve biz hâlâ “bizim evde olmaz” diyoruz.
Oysa oluyor.
Bir çocuğun eline bıçak alması bir anda olmaz. Bir çocuğun öğretmenine yönelmesi bir anda olmaz. O noktaya gelene kadar görülmeyen sinyaller vardır. Bastırılmış öfke vardır. Aşağılanma hissi vardır. Değersizlik duygusu vardır. Ya da sınırsızlık. Belki de “yaptığımın sonucu ne olur?” bilincinin hiç oluşmamış olması vardır.
Peki biz ne yaptık?
Not ortalamalarını konuştuk. Sınav sistemini tartıştık. Başarıyı ölçtük. Ama ruh sağlığını ne kadar ciddiye aldık? Okullarda rehberlik hizmetleri yeterli mi? Aileler gerçekten çocuklarını dinliyor mu, yoksa sadece kontrol mü ediyor? Çocuk “iyiyim” dediğinde gerçekten iyi mi sanıyoruz?
Bir öğretmen öldü. Bu sadece bir can kaybı değil. Bu, öğretmen otoritesinin sembolik olarak yıkılmasıdır. Bu, eğitim kurumuna duyulan saygının sarsılmasıdır. Bu, bir toplumun kendine sorması gereken ağır bir sorudur: Biz gençlerimizi gerçekten tanıyor muyuz?
Mustafa Kemal Atatürk “Bütün ümidim gençliktedir.” dediğinde, gençliği sadece biyolojik bir yaş grubu olarak görmedi. O gençliği akıl, vicdan ve sorumlulukla tanımladı. Eğer bugün gençliğin bir kısmı öfke ve kopuşla anılıyorsa, burada yalnızca bireysel bir sorun değil, kolektif bir ihmal vardır.
En korkutucu olan ise şu: Artık şaşırmıyoruz. Bir gün konuşuyor, ertesi gün unutuyoruz. Bir sonraki habere geçiyoruz. Oysa her olay bir alarmdır. Her alarm görmezden gelindiğinde eşik biraz daha düşer.
Ben çocuklarımı korkuyla büyütmek istemiyorum. Oğlumu potansiyel bir tehdit gibi görmek istemiyorum. Kızımı savunmasız hissettirerek büyütmek istemiyorum. Ama gerçek şu ki; eğer öfkeyi yönetmeyi öğretmezsek, sınırı sevgiyle çizmezsek, empatiyi bilinçli olarak inşa etmezsek, bu hikâyeler bitmeyecek.
Bir çocuk öğretmenini öldürdü. Bu cümle bir haber değil; bu cümle bir uyarı. Eğer hâlâ “bu bizim meselemiz değil” diyorsak, bir nesli gerçekten kaybediyoruz demektir.
Ve ben bir anne olarak şunu biliyorum: Korkum susmam için değil, konuşmam için var. Çünkü susarsak sıradaki haber daha ağır olacak.