‘KAR’IN ADI
Sözün ağırlığı, kişiyi incitmesinden ziyade, gerçeği suratına tokat gibi yapıştırmasından kaynaklandığında; sözün altında ezilmenin ötesinde, bunca zaman sırtladıklarınızın tahammül sınırlarını sorguluyorsunuz.
Öyleyse, soruyorum. Hangisi daha ağır; birisinin size nahoş cümleler sarf etmesi mi, yoksa kanıksadığınız bir durumun çarpıklığını açıkça göstermesi mi?
“Artık, mutsuzluğunu gizleyemiyorsun.” dedi, dost. “Eskiden, dışardan anlaşılmıyordu. Sadece, seni tanıyanlar biliyordu. Ama şimdi, dışardan belli oluyor.”
İnsanın kendi ile yüzleşmesine katkıda bulunan ‘dost acı söyler’ sözü ancak bu kadar yerine oturabilirdi. Birisi hakaret etse, canınızı yakacak bir laf dese, belki böylesine düşündürmezdi.
Peki, meselenin ardındaki ne?
Allah, dağına göre kar verir, denir ya; insan kendinden bile sakladığı ‘dağlığından içten içe övünme’ halini, cümlenin başına koyunca, ‘kar’ın ağırlığı ikinci planda kalıyor. Mevzuyu doğru konumlandırmak için dağdan önce, ‘kar’ın adını koyalım. Herkese düşen miktarı ve cinsi farklı olan şu ‘kar’ın hayatımızdaki ismini belirledikten sonra, açılımını yaparız.
Açılım derken, Dostoyevski’nin Budala’sında gurursuzlukla eş görülen şeffaflığa, siz kıymetli okuyucunun bir ‘değer’ atfetme potansiyeli, makalemi bir adım ileriye taşıma cesareti verirken; dürüstlüğümün neticesinde Budala’lılığıma yanabilir miyim endişesi, iki adım geri çekilmem hususunda beni uyarıyor. Madem, iki, birden büyüktür; o halde tedbirli yazmakta fayda var.
Kimilerinin iddiasına göre, insan yalnızca kendine dayandığında, kendine yaslandığında güçlüdür. Yahut, inancıyla doğru orantılı güçlüdür. Yaş aldıkça, daha bir zırhlı, kalkanlı olmayı; yalnızlık kapasitesinin artmasıyla daha bir olgun olmayı cevherden sayarlar. İnsana bağlanmaktansa, amaca bağlanmayı önceleyerek yaşamayı erdem bilirler.
Aksi de mümkün. Lakin, her tezin, bir anti tezi kısmını es geçip, yukarıdaki cümleyle devam ediyorum.
Yükü taşıyabildiğimiz, ağırlık yapmadığı anlamına gelmiyor. Öyle zamanlar oluyor ki, şairden alıntılayarak ‘bu yorgun, bu hüzünlü yüreği, benim değilmiş gibi, hiç kimse görmeden, şöyle bir yol kenarına bıraksam.’ diyorsunuz. İnsanın kendine küsmesi, dizelere incelikle dökülmüş. Başkasına küsmekten farklıdır, kendine küsmek. Konuşmamak, dinlememek değildir. Kendi sesinin yankısına çarpıp durmanın yılmışlığıdır. Kendine dair ne varsa, denizin kıyıdan geri çekilişi gibi, içinden dışına taşıramadıkça usulca vazgeçmektir, başka yol bulamadığından sebep. ‘Yol çok, arayan bulur’ mu diyeceksiniz? Yaşam, öyle genelgeçer felsefe yapacak kadar formülüze edilemez. Herkesin şartları, dinamikleri ayrı bir bilinmez, ayrı bir açmaz. Ne yazık, kabul etmek gerekir, çıkmaz sokaklar da hayatın bir parçası.
İşte bu yüzden, insan daha fazla tahammül etmek istemediğinde, kapsayan kümeye ihtiyaç duyuyor. Matematikten hatırlarsınız. Sizi bir bütün halinde ‘anlayışıyla’ kapsayacak, sizden daha kapsayıcı karakteristik yapıda olgun yürekli bir küme tarafından kapsanılmak istiyorsunuz. Bunu, başka türlü de açıklayabilirdim ama, imkânsızlığa bir kala ile imkânsızlığı üç geçe arasındaki sallantı duygusunu da eklemem gerekirdi. Eh, bu yılmışlıkla bu kadar. Bakın, gördünüz mü, ‘kar’ın adını koyduk. ‘Yılmışlık’. Açılımı da peşinen yaptık.
Hem kardan hem dağlığından yılmış biri ne yapar? Cevabım yok.
Söyleyecek çok şey var, ama hep aynı sözcüklerin tekrarından başka bir şey değil.
Gelelim, kimilerinin iddiasına. İnsan, kendine yaslandıkça güçlenir ha? Ezbere bildiğimiz gerçeğin, hiç insâni olmadığını söylesem? Tarkovski’nin fidan ve odun benzetmesinden nasibimizi almışsak da, aptallığımıza bir tutam umut serpen Ahmet Erhan şiirine, kalbimin ücra bir köşesinde yenik düştüğümü itiraf etsem? Kendine bir hayali bile çok gören karlar altındaki şu dağa, üç beş mısrayı çok görür müsünüz?
“belki kendini boğan
biri değilim
yağmur, ne biliyorsun?
belki bir beklediğim var yaşamdan.
bir bardak mıyım sanki
kendiyle dolup taşan?
belki bir sıcaklık
kaldı bir yerlerimde
güneş, ne biliyorsun?
belki gecelerimden sızan bir ışık…
bir kum saati miyim?
boşalıp kaldım mı artık?
belki açacak
bir şeylerim vardır
çiçek, ne biliyorsun?
belki konuşacak birkaç söz kalmıştır
bir gün karşıma çıkacak olanla
geçmişe, geleceğe dair…”