Zorbalık: Statü Arayışı mı Duygusal Yoksunluk Mu ?
Okul koridorlarında, iş yerlerinde, hatta sosyal medyada… Zorbalık artık sadece fiziksel bir eylem değil; bir bakışta, kelimelerde hatta görmezden gelmelerde kendini gösteriyor. Peki hiç düşündük mü, neden bazı insanlar zorbalık yapmaya bu kadar eğilimli? Ve neden genellikle grubun güçlü görünen üyeleri bunu yapıyor?
Aslında mesele ; yalnızca kötü bir davranış değil mesele derin bir sosyal statü mücadelesi.
Toplum olarak biz neyi ödüllendiriyoruz, bir düşünelim…
Başarılı olmayı, en önde olmayı, kaybeden olmamayı.
Ama nezaketi, empatiyi, anlayışı ne kadar alkışlıyoruz?
Statüyü başkalarının üzerinde olmak olarak tanımladıkça,
zorbalık aslında kaçınılmaz hale geliyor.
Sosyoloji şunu söyler: Her grup, bir güç hiyerarşisi yaratır. Okul koridorları da bu hiyerarşinin en acımasızca işlediği sosyal alanlardan biridir. Zorba çocuk, gücünü başkalarını aşağılayarak, onları kontrol ederek kanıtlar. Bu, ilkel bir statü kazanma yöntemidir. Diğer çocuklar da bu gücü gördükçe, “yanında olursam güvende olurum” veya “bana dokunmaz” düşüncesiyle onun etrafında toplanır. Zorba, bu korku ve sessizlik üzerine inşa edilmiş sahte bir krallık kurar.
Asıl trajedi, zorbayı izleyen, gülen, ona alkış tutan diğer çocuklardır. Onlar da ait olma, bir grubun parçası olma ihtiyacıyla, içlerindeki sesi sustururlar. Vicdanları “bu yanlış” diye haykırırken, yalnız kalmama içgüdüsü daha baskın gelir. Bu çocuklar, “biz” olabilmek uğruna kendi “ben”lerinden, ahlaki duruşlarından taviz verirler. Bu, onların da ruhunda derin yaralar açar.
Peki, bir çocuk neden böyle bir statüyü tercih eder? Cevap çoğu zaman evde saklıdır. Zorbalık yapan kişi, temelde fark edilme ihtiyacı içindedir. İçini kemiren bir boşluk hissi vardır. Belki evde görülmüyordur, duyulmuyordur. Bir çocuğa “aferin” sadece başarıları için söyleniyorsa, o çocuk ileride alkışsız var olamaz hale gelir. Alkışı kaybetmemek için de başkalarını ezmeyi öğrenir.
Bu çocuk, evdeki sevgi ve değer boşluğunu, okulda yarattığı korku ve “popülerlik” ile doldurmaya çalışır. Ne yazık ki bu, dibi olmayan bir kuyudur. Birini ezerek elde edilen statü, asla içi ısıtmaz. Sadece daha fazla açlık hissettirir. Bu yüzden zorbalığın dozu giderek artar.
Bugün hem eğitim sisteminde hem de sosyal ilişkilerde, kazanan ve kaybeden ayrımını aşmadığımız sürece zorbalık bitmeyecek. Çünkü sistem bireye sürekli şunu fısıldıyor: “Ya yukarıdasın… ya aşağıda.”
Bu noktada hepimize, özellikle de ebeveynlere kritik bir soru düşüyor: Çocuğunuzun en popüler çocuk olmasını mı, yoksa en iyi kalpliçocuk olmasını mı istiyorsunuz? Evdeki diliniz rekabeti mi, yoksa işbirliğini mi övüyor? Kimin daha iyi not aldığını mı soruyorsunuz, yoksa “Bugün kime iyilik yaptın?” diye mi?
Çocuğunuza şunu öğretin: Gerçek statü, insanların senden korktuğu için değil, seni sevdiği ve saygı duyduğu için yanında olmasıdır. Bu, bir günde öğrenilebilecek bir ders değildir. Evde kurulan her diyalogda, verilen her tepkide, yaşanan her küçük olayda işlenmesi gereken bir hayat dersidir.
Zorbalık evde başlayan bir öğrenmedir. Kardeşine bağırarak sözünü geçiren çocuk, okulda da aynı yöntemi dener. En çok ses çıkaranın kazandığı bir kültürde yetişen yetişkinler, iş yerinde farklı fikirleri bastırmayı “otorite” sanır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Çocuğumuza, eşimize, birbirimize ne öğretiyoruz? Güçlü olmayı mı, yoksa tüm baskılara rağmen insan kalabilmeyi mi?
Çünkü bazen samimi bir “Teşekkür ederim” ya da zarif bir “Haklısın” cümlesi, en büyük statü göstergesidir. Ve o statü, kimseyi ezmeden, sadece kalpten kazanılır.
Ve belki de hayattaki en büyük başarı, en yüksek statü; insan kalabilmeyi başarabilmektir.